OKUDUKLARIM 2026/31 ALLAH HER YERDE

29 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/31 ALLAH HER YERDE

 


Tarihin kaydettiği en büyük İslam âlimlerinden biri hiç şüphesiz İmam Gazalî’dir. Selçukluların son döneminde yaşayan Gazalî, geride bıraktığı yüzlerce eser ile gerek İslam âleminde, gerekse insanlık âleminde çok derin izler bıraktı ve bırakmaya devam ediyor.
Çok iyi bir kelamcı, derin bir felsefeci, öncü bir mantıkçı, müçtehit bir fıkıhçı, mümtaz bir tasavvufçuydu. İslam âlimlerince kendisine “Hüccetü’l-İslam” yani, “İslam’ın delili” denildi. Her asırda bir müçtehidin geleceğini bildiren hadisten hareketle, yaşadığı asrın müçtehidi olarak kabul edildi.
“Mişkatu’l-Envar” isimli eserinin tercümesi olan bu kitap, Gazalî’nin tasavvufi eserlerinden biridir ve ömrünün sonlarına doğru telif etmiştir. Esas olarak, Nur sûresinin 35. âyeti olan “Allah göklerin ve yerin nurudur.” âyetinin yorumudur. Sadece mealine bakmakla, hatta bazı tefsirlere müracaatla bu âyetin ne demek istediğini anlamak gerçekten zordur. Gazalî, “Mişkatu’l-Envar”ında bu âyetle ilgili yorumuyla muhataplarının ufkunu açmaktadır.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Kısa fakat etkileyici bir kitaptı. Ömrünün sonlarına doğru yazılmış.
Okuyucuyu da konuya dahil eden bu güzel eserden faydalanacağınızı umarım.

KİTAPTAN ALINTILAR;

Hür insanların kalpleri sırların kabirleridir.
*****
Allah'ın en yüce -en ileri nur olduğu yazılıdır.
*****

Allah'ın öyle melekleri vardır ki, insanların amellerini onlardan daha iyi bilirler.

*****
Her hakkın bir hakikatı vardır.
*****
Nereye yönelseniz orada Allah'ın vechi vardır. Öyleyse O'ndan başka İlah yok. Çünkü İlah, yüzlerin ibadette kendine yöneldiği şeyden ibarettir.
*****
Basiret sahipleri, gördükleri her şeyle beraber Allah’ı gördüler. Bazen de buna kimisi şu ilavede bulundu: “Gördüğüm her şeyde önce Allah’ı gördüm.”
*****
Bir şey haddi aştığında zıddına inikas eder.
*****
İlim imanın fevkindedir, zevk ise ilmin fevkindedir. Zevk vicdana aittir, ilim bir kıyastır. İman ise, mücerred taklit ile bir kabuldür.
*****
Önce duyular devreye girer. Bunlar hayale bir hazırlık gibidir. Çünkü hayale ait bir şey, ancak duyulardan sonra olur. Akli ve fikri olanlar da o ikisinden sonra gerçekleşir.
*****
Bir şeyi sevmek, insanı kör ve sağır eder.
*****
Gadap aklın cadısıdır. Çoğu kere gadap şehevata galip gelir. Gadap heyecana gelince şehevatı dağıtır. Arzu edilen lezzetleri unutturur. Şehvet ise heyecana gelmiş gadaba asla direnemez.
*****
Allah kime bir nur vermemişse, artık onun için hiçbir nur yoktur.
*****
Dirheme tapan helak oldu! Dinara tapan helak oldu!
*****
Altın ve gümüş iki taştır, bizzat fayda vermezler. Onlara ihtiyaç görülmediğinde ve harcamadığında çakıl taşları olurlar. Çakıl taşları da onlar mesabesinde...
*****
Göz nihayetsiz olanı göremez. Çünkü o, maddenin sıfatlarını görür. Madde ise, ancak sonlu olarak tasavvur edilir.
*****
İmanın, ilmin ve marifetin de birer nur olduğundan şüphe yoktur. Çünkü, küfür karanlığıyla her şey zulümat içinde görülürken, iman nuruyla kainat nurlanır, munis bir şekil alır. Keza, cehalet karanlığıyla bir kitaba bakan kişi hiçbir manaya muhatap olamazken, ilim nuruyla bakınca, o kitabı baştan sona engin ve zengin manalarla dopdolu görür.
*****
Bir şey birisine görülürken bir başkasından gizlenebilir.
*****
İnsan, hiçbir şey bilmez bir vaziyette dünyaya gelir. Fakat, kendisinde adeta sonsuza açılan bir bilgi kapasitesi vardır. İnsan, bu kapasitesini kullanmakla, öğrenme kabiliyetini geliştirir. Ayna ne derece parlaksa, mukabilindeki şeyleri o derece net yansıtır. Akıl da ne derece keskinse, eşyanın hakikatlerine o derece nüfûz eder.
*****
Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 
Fussilet Sûresi, 41:53.
******
Her şey için iki cihat vardır: 
1- Nefsine bakan 
2- Rabbine bakan
*****
Hz.Peygamberin as. duası ile

Ey nurların nuru Ey her nurdan önce gelen Ey her nurdan sonra yine var olan Seni bütün noksanlardan tenzih ederim El - aman el - aman ! Bizi cehennem ateşinden koru! (Amin) 

OKUDUKLARIM 2026/30 ALEVİ YOLUNDA ERKAN

OKUDUKLARIM 2026/30 ALEVİ YOLUNDA ERKAN

 


Diyarbakır bölgesinde yaşayan Aleviler, daha önceki yerleşim alanları olan Musul, Kerkük ve Horasan bölgelerinden 1550-1580’li yıllarda Dicle nehri boyunu takip ederek yeni yerleşim yerleri olan Diyarbakır’a göç etmişlerdir. İlk zamanlarda Dicle Nehri kıyısında toplam 360 tane Kızılbaş Alevi Türkmen köyü mevcutken Alevi köylerine karşı yapılan çeşitli baskılar sonucunda birçok köyün halkı ya asimile olmuş ya da başka vilayetlere göç etmiştir.

Elinizdeki Erkânname, Diyarbakır’ın Kadıköy, Şarabi, Seyit Hasan, Türkmenhacı, Ulutürk, Şükürlü köylerinde ve Bismil ilçesinde hala devam eden Alevî erkânının, İmam Zeynel Abidin süreği esas alınarak hazırlanmıştır. Farklılıklarına rağmen Anadolu’nun her yanında uygulana gelen bu erkânlar, Aleviliğin temel inançları olan tevhid, adalet, nübüvvet, imamet ve ahiret inançlarını ve yolun kurallarını günümüze taşıyan temel direkler olmuştur.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCEM;

Birkaç kitap daha okumam lazım bu kültür ile ilgili.


ÖNEMLİ OLAN ŞEY BAKTIĞIN ŞEY DEĞİL, BAKTIĞIN ŞEYİN SENDE UYANDIRDIĞI.(İSTANBUL HATIRASI)

26 Nisan 2026

ÖNEMLİ OLAN ŞEY BAKTIĞIN ŞEY DEĞİL, BAKTIĞIN ŞEYİN SENDE UYANDIRDIĞI.(İSTANBUL HATIRASI)

 


Yıllardır televizyonun camına bir tür “şiddet cilası” çekildi. Parlatıldı, paketlendi, müzikle süslendi; kötülük karizma, suç “tarz”, mafya “duruş” diye pazarlandı. 
Sonra da evlerimizin en görünür yerine konan o ekran, her akşam aynı masalı fısıldadı: “Güç, merhametten büyüktür. Hukuk, pazarlık konusudur. Silah, saygı getirir. Korku, itibar üretir.”
Şimdi dönüp soralım: Bu masalın bedelini kim ödüyor?
Çocukların gözünde dünya, izledikleriyle kuruluyor. 
Bir çocuğa sürekli “haklı olan değil, güçlü olan kazanır” diye anlatırsanız; bir süre sonra hak aramayı değil, güç toplamayı öğrenir.
“Adalet” yerine “intikam” kelimesi yerleşir. “Söz” yerine “silah” geçer. Ve en acısı: Vicdan, “zayıflık” gibi gösterilir.
İnsan, neyle beslenirse ona benzer. Korkuyu eğlenceye, suçu kahramanlığa, kabalığı çekiciliğe çeviren her içerik; toplumun ruhundan bir parça eksiltir.
Burada kimseye kolay kahramanlık satmıyorum. 
Elbette şiddetin tek sebebi dizi değildir. Yoksulluk var, öfke var, aile içi kırılmalar var, okulun yetersiz kaldığı yerler var, akran zorbalığı var. 
Ama televizyonun ve dijital ekranların şu suçu inkâr edilemez: Şiddeti normalleştiriyor.
Bunu “sanat” diye savunanlara da bir şey söylemek lazım. 
Sanat, gerçeği gösterebilir; ama gerçeği parlatmak zorunda değildir. 
Mafyayı anlatmak başka, mafyayı özenilecek bir vitrine koymak başkadır. 
Uyuşturucuyu eleştirmek başka, uyuşturucu dünyasını “havalı bir hayat” gibi sunmak başka. 
Kamera, bazen bir büyücü değneğidir: Dokunduğunu ya çirkinleştirir ya güzelleştirir. Biz yıllardır çirkini güzelleştiren bir değneğe maruz kalıyoruz.
Bir de şu var: Bu diziler yalnızca suç üretmiyor; duygu yönetimi öğretiyor.
Öfkenin nasıl büyütüleceğini, hakaretin nasıl “replik” yapılacağını, kadının nasıl “nesneleştirileceğini”, erkeğin nasıl “duygusuz heykel” gibi dolaşacağını, gücün nasıl teşhir edileceğini öğretiyor. 
Ve sonra şaşırıyoruz: Dil sertleşiyor, empati azalıyor, merhamet utanılacak bir şey gibi görülüyor.
Ama mesele sadece diziler de değil. 
Ekranın bir başka yüzü daha var: “ciddi haber” diye açtığımız kanallarda bile üçüncü sayfa, neredeyse bir gösteriye dönüştürülüyor. 
Cinayetler, saldırılar, istismarlar; “son dakika” ambalajıyla ballandıra ballandıra anlatılıyor. 
Suça karışanların yargı önündeki beyanları, hangi cümleyle nasıl indirim aldığı, hangi boşluktan sıyrıldığı, hangi “iyi hâl” taktiğinin işe yaradığı… 
Bunlar birer haber gibi değil, bazen farkında olmadan birer kılavuz gibi sunuluyor.
Ekranda tekrar tekrar dönen görüntüler, tekrar tekrar okunan ifadeler, tekrar tekrar “detay” diye servis edilen yöntemler… 
İnsan zihni böyle çalışır: Tekrar, alışkanlık üretir. Alışkanlık, normalleştirir. Normalleşen şey ise günün birinde “denenebilir” hale gelir. 
Hele ki genç bir zihin, kimlik ararken ve öfkesini yönetmeyi öğrenememişken; bu tür yayınlar, suçu “düşünülebilir bir seçenek” gibi yaklaştırır. 
Biz buna “kötülüğün sıradanlaşması” deriz; kötülük, bağırmadan da büyür. Ekranın içine sızar, sonra hayatın içine.
Sonra bir başka acı tablo: İnsanlar, “nasıl olsa üç-beş ay yatar çıkar” duygusuna itiliyor. 
Ceza adaletinin caydırıcılığı zayıfladığında, suç bir bakıma “hesaplanabilir risk” gibi görülmeye başlanıyor. 
Böyle bir iklimde çeteler de kolay filizlenir: Birkaç kişinin “kolay kurtulma” hikâyesi, yeni heveslerin mayası olur. 
Bir toplumda gençler, “emeğin merdiveni” yerine “kestirme yolun efsanesi” ile büyütülürse; çete, sadece sokakta değil, zihinde de kurulur.
Burada yine altını çizeyim: Ben yargıya dair teknik tartışmaların içine girip hamasi konuşmak istemem. 
Ama şunu çok net söyleyebilirim: Medyanın sorumluluğu, sadece olanı anlatmak değil; olanı anlatırken nasıl bir dünya kurduğunu bilmektir. 
Suçlunun savunmasını “drama” gibi sunmak, mağdurun acısını “reyting” gibi işlemek, cinayetin ayrıntısını “merak” diye pazarlamak; bu toplumun ruhuna ihanettir. 
Haber, kamu yararına hizmet eder. Merak ve korku sömürüsüne değil.
O yüzden açık konuşalım:
Reyting uğruna şiddeti “prime-time”a taşıyanlar, suçun pazarlamasına ortak oluyor. 
“Herkes izliyor” bahanesi, vicdanı temize çıkarmaz. “Talep var” bahanesi de kurtarmaz. 
Çünkü talebi siz büyüttünüz. Aynı yemeği her gün masaya koyarsanız, çocuk başka tat bilmez.
Buradan bir çağrı yapalım; slogan değil, insan gibi konuşalım:
Mafya ve benzeri suç odaklı diziler; şiddeti özendirici, suçu parlatıcı, hukuksuzluğu “çözüm” gibi gösteren diliyle yayından kaldırılmalı ya da en azından sıkı ölçütlere bağlanmalı.
Haber bültenlerinde üçüncü sayfa anlatımı; yöntem, taktik, “nasıl kurtuldu” detayı, tekrar eden kanlı görüntüler ve suçun pornografisine dönüşen sunumdan arındırılmalı. 
“Kamu yararı” adı altında suçun vitrine konmasına izin verilmemeli.
Yayıncı kuruluşlar, “gençleri koruma”yı bir reklam metni gibi değil, bir vicdan borcu gibi ele almalı.
RTÜK ve ilgili kurumlar, cezayı yalnızca “kural ihlali” için değil; şiddet romantizasyonu ve suçun öğretici biçimde sunulması için de ciddiye almalı.
Reklam verenler, “ben sadece işime bakarım” diyerek elini yıkamamalı. Para, nereye aktığını bilmek zorundadır.
İzleyici olarak biz de “benim izlememle ne değişecek” demeyi bırakmalıyız. Bir damla damlayı doğurur; reyting dediğin, topluca yapılan bir tercihtir.
Şunu unutmayalım: Biz kimseyi bir gecede değiştiremeyiz. Ama bir ülkenin ekranını değiştirmek, bir ülkenin dilini yumuşatır. 
Dil yumuşarsa, öfke biraz çözülür. 
Öfke çözülürse, şiddet biraz geri çekilir. Ve bir gencin elinde silah değil, umut tutma ihtimali artar.
ARTIK YETER!..
Gençlerimiz “kahramanlık” diye kabadayılığı, “güç” diye zulmü, “saygı” diye korkutmayı öğrenmesin. 
Televizyon, bir milletin akşam sohbetidir. O sohbetin içinde kan, uyuşturucu, zorbalık, kadın düşmanlığı, hukuksuzluk bu kadar “normal” dolaşmasın. 
Haber, acıyı yarıştıran bir arena olmasın. Adalet, “açık veren sistemden nasıl sıyrılırım” dersi gibi anlatılmasın.
Benim dileğim basit: Ekranlar, hayatı çoğaltsın; ölümü değil.
İnsanlığımızı büyütsün; kötülüğü değil.
Ve bu, kampanya konusu olacak kadar ciddi bir meseledir. 
Çünkü bugün bir dizi sahnesi “eğlence” diye geçer; yarın o sahnenin kopyası bir okulun önünde, bir sokak köşesinde karşımıza “haber” diye çıkar.
İzlediğimiz şey, sonunda bizi izler.
İzlediğimiz şey, sonunda bize benzer.

Ertan Yurderi (~ kocayurek) - 19.01.2026

ALINTIDIR..

Tüm ölmüş öğrenci ve öğretmenlere Allah rahmet eylesin.


Çevrendeki insanlar susacağı,
konuşacağı ve duracağı yeri bilmiyorlarsa; sen fazla adım atmışsındır onlara…
Biraz geri çekil.

(Ts Eliot)


Senenin ilk leylağını gördüm ana sağlığa giderken, bizimkiler hala tomurcukta...


Her sene aynı yerde çektiğim mor salkım resmi, hatta geçen sene bizim leylaklar bile açmış o yazımda:))




Kitaptan alıntılar...


1947 basımı bir adabı muaşeret kitabı, elim hemen idareci ile elemanı sayfasına gitti...





Pazarda hindi salamı yiyince tüm gün çuvallar üstünde horladı:))



Televizyonu, kitaplığından büyük olan biriyle asla tartışmayın !...

Emilia Clarke


yaşta yazmışım, yaz da olacak:))


Gül sardunya imiş...

☕️🖤🤍💫

Seneca’ya göre insanlar mutsuz olduklarında çözümü yer değiştirmekte arar; yeni bir şehir, yeni bir iş ya da yeni bir hayat… Oysa bu, çoğu zaman nafile bir çabadır. Çünkü insan nereye giderse gitsin, kendi iç dünyasını da beraberinde taşır.
 Sorun dış koşullarda değil, zihnin düzenindedir. İçsel karmaşasını çözemeyen biri, dünyanın herhangi bir yerinde huzur bulamaz. 
Seneca, gerçek özgürlüğün içsel dönüşümle başladığını söyler. Kişi önce zihnini eğitmeli, alışkanlıklarını sorgulamalı ve yanlış düşüncelerini düzeltmelidir. Yeni deneyimler kısa süreli heyecan sunabilir; ancak kalıcı huzur, dışarıdan değil, karakterin sağlamlığından gelir. 
Mutsuzluğun temel nedeni, Seneca’ya göre bitmeyen beklentilerdir. Sürekli dışarıda bir şey arayan kişi hiçbir yerde tatmin bulamaz. Bu yüzden insan, önce kendi iç dünyası ile barışık olmalı, kendisinin dostu olmalıdır. İçsel barış sağlanmadan yapılan her kaçış geçici bir 
rahatlama yaratır. 
Seneca, “tek bir yolun izlendiği istikrarlı ve sakin bir yaşam tarzını” savunur. Bunun için yaşamı ve işleri bir amaç doğrultusunda planlamak gerekir. Bir okçunun hedefi gibi bizim de yaşam amacımız olmalıdır.
 Seneca’nın unutulmaz ifadesi ile: “İnsan hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar elverişli değildir.” 
Stoacılar için yelken açılacak liman; yaşamlarını bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet rüzgarlarıyla doldurup en yüksek İyilik dedikleri “karakter mükemmelliğine” ulaşmaktır. 
Kısacası kaçmak çözüm değildir; gerçek yolculuk içsel yolculuktur. 
Seneca’nın dediği gibi: 
“Kendinle uyum içindeysen, nereye gidersen git huzur seninledir.”

—Seneca ile Kahvaltı | David Fideler

☕️🖤🤍💫



23 Nisan bayramlıklarım:)))



Sahaftan....


Bugün de bunları aldım, bunlardan birinin bana bir yemek ısmarlaması lazım:))


Alıntıdır..



Hayatın amacının “mutlu olmak” olduğuna inanamıyorum. Bence hayatın amacı yararlı olmak, sorumlu olmak, onurlu olmak, şefkatli olmaktır. Her şeyden önce, yaşadığına değmesidir: hesaba katılmak, bir şeyleri savunmak, yaşamış olmakla bir fark yaratmış olmaktır.

Leo Rosten

HAYIRLI HAFTALAR SİZLERE..



OKUDUKLARIM 2026/29 HİÇ ŞÖLENİ

22 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/29 HİÇ ŞÖLENİ

 


İçinden çıkamayacağınız güzellik:

Köy

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Bu köyde elektrik yok. Elektronik cihazlar da tabii. Cep telefonu, çamaşır makinesi, süpürge vs vs. Acil durumlarda danışmada bulunan sabit telefon kullanılacak. Gıda için kullanabileceğiniz her şeyi herkesin evinin önündeki bahçeye ekebilir ve buradan karşılayabilir. Diğer tüm ihtiyaçlar için haftada bir gün kasabaya gidilip geliniyor. Günümüze bakıldığında imkansız görünüyor değil mi? 

KİTAPTAN ALINTILAR;

Para sürüden kazanılır, prestij sürü dışından.
*****
Yanlış insanların doğrusu, doğru insanların yanlışı oldum bu hayatta.
*****
Hiç kimse çok istediği bir kitabı okumadan ölmemeli.
*****
Su bir hak değil ayrıcalıkmış.
*****
Rahat edenler, etmeyenlere kayıtsız kaldık.
*****
İnsan psikolojisi durmadan değişir.
*****
Bütün ölüler belli bir bilgeliktedir çünkü senin benim tamamlamadığımız bir işi, bir görevi bitirmişlerdir.
*****
Günümüz dünyasına hoş geldiniz!
Baştan aşağı sahtekarlık diyorsun yani?
*****
Herkesin yolculuğu başka bu hayatta
*****
Sözle sınırlıdır hayatı, müzik ve verdiği çoşku da kelimelere bağlıdır.
*****
Varlığın ya da yokluğun insan hali olmayı seçebilir herkes. 
*****
Yokluğun insan hali, korkular üzerine düşünür, korkular üzerine nefes alıp verir.... Korkuları için kalp kırar, ağlatır ve örseler başkalarını.
*****
İnsan o denli harika bir yaratıktır ki, senden farklı olarak, hiç hata yapmamak için çokça hata yapar.
*****
Şu hayatın aslını bilmezken herkesleyiz, bildiğimiz de bir başına.
*****
Gönül girdi mi işin içine, göz kapanır, sen adil bir değerlendirme yapamazsın.
*****
Hastalığın kusuru mu olur?
*****
Şansı olana hayat bir gün mutlaka açıklamasını yapacaktır.
*****
İnsanız ve belki de sırf bu yüzden hayatlarımız, heveslerimiz ve kalplerimiz aslında ne kadar da kırılgan. Ne olursa olsun bir dost eli dokunsun istiyoruz omzumuza. Dokunsun ki zorlukta, yazta kışta o sıcaklığı hissedelim ve devam etmek için güç bulalım. Zaten insanın hem gücü hem güçsüzlüğü beni daima şaşırtmıştır.
*****
Hiç haz etmem yakıştırmalardan.
*****
Çıplak geldiğim dünyada beni giydiren dünya.
*****
Var olmakla yaşamak arasında duran damarmış düşünmek.
*****
Kalbiyle hayata şap diye basarak üstümüze başımıza sevgi sıçratmayan insanlardan vazgeçmek kısmı güzel bence.
*****
Aslında her okur, her dinleyici, okuduğu yada dinlediği bölümde sadece ve sadece kendisiyle ilgili olan kısmı seçer, iyi yada kötü, o kısımdan etkilenir.
*****
İnsanın ikiyüzlülüğü, kendini kandırması, gerçek düşünce ve hislerini anlattığı masallarda mesellerde, verdiği öğütlerde ya da kurduğu muhteşem sofralarda saklaması aslında acınası bir durum.
*****
Bir gece içinde kimse değişip dönüşmez, ikiyüzlü bir hayatı yenmek zaman alır.
*****
Hepimizin eksikleri, hataları ve kötü yönleri var. Cehaletimiz, kötü yönlerimiz farklı noktalardadır belki ama sonuçta ortak yanımız bu: Hakikate erişimimiz yok.
*****
Affetmenin bir yolunu bulmak lazım.
*****
Öfke bir duygu ve ne tadı ne kokusu güzel bir duygu.
*****
Gözyaşını yabana atmamak lazım.
*****
Sence aşk gidince, insanın hayatında eksilen nedir?
Kafiye! Sessizliğin ve gürültünün, acının ve tatlının, düşüncelerin, gözyaşının, gülüşlerin! Her türlü kafiye gidiyor!
*****
İnsanlar kendilerinde beğenmedikleri herhangi bir şeyi hatırlatan insanları kafadan elerler ki içinde bulundukları şartlardan memnun ve rahat bir şekilde yaşamaya devam edebilsinler.
*****
Sonuca bakıp sebepleri anlayan insanlar vardır.
*****
Hiçbir gürültü, içime yerleşen, şöyle beni sarıp sarmalayan sessizliğe ulaşıp da onu bozma gücüne sahip değil.
*****


OKUDUKLARIM 2026/28 SABİHA

21 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/28 SABİHA

 


Latife Hanım, Halide Edip ve Atatürk biyografilerinin yazarı İpek Çalışlar, Hanedandan Bir Sultan: Sabiha kitabında, İşgal İstanbulu’nu ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını sarayın penceresinden ele alarak anlatıyor.
Kuvvetli şahsiyeti, boyun eğmez tabiatı, güzelliği ve sadeliği ile ünlüydü. İyi bir eğitim almıştı. Babasının yaveri olan Mustafa Kemal Paşa’nın evlilik talebini kabul etmedi, âdetlere ve hanedanın özel hayatını düzenleyen kurallara da isyan ederek kendisinden dört yaş küçük kuzeni Şehzade Ömer Faruk ile aşk evliliği yaptı.
İstanbul işgal altındaydı. Milli Mücadele’ye katılmak için Mustafa Kemal Paşa’ya karı koca birlikte başvurdular. Ankara’ya gitmek istediler, kabul edilmedi.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra hanedan sürgüne gönderildi. Onları bekleyen vatansız, unvansız ve maddi sıkıntılarla dolu bir hayat oldu. Fransa’da ve Mısır’da yaşadılar. Güzellikleri ve zarafetleriyle dünyaya nam salacak üç kızları oldu, beş de torunları.
Sürgünden yirmi yedi yıl sonra Sabiha, boşanmış bir kadın olarak ülkesine döndü. Babasına ait belgeleri ömrü boyunca bir çanta ile yanında taşıdı. Israrlara rağmen babası, Mustafa Kemal Paşa ve Cumhuriyet hakkında konuşmamaya büyük özen gösterdi.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Sadece Sabiha Sultan’ı anlatan bir kitap olarak okumaya başladım. Milli Mücadele döneminden başlanarak hanedan üyelerinin sürgüne gidişi, sürgündeki hayatları ve ülkeye geri dönüşlerine kadar olan dönem  anlatılmış. Kitabın arkasında bolca fotoğraf var. 
Özellikle tarihe merak duyan herkesin severek okuyacağına eminim

KİTAPTAN ALINTILAR;

Tasvir başka minyatür başka.
*****
İnsan yalnız kalınca becerikli oluyor.
*****