KENDİNİZ OLUN. FAZLASINI OLMAYA ÇALIŞIRSANIZ, BİR HİÇ OLURSUNUZ.

19 Mayıs 2026

KENDİNİZ OLUN. FAZLASINI OLMAYA ÇALIŞIRSANIZ,  BİR HİÇ OLURSUNUZ.

 


Bazı insanlar vardır; bir gün bakarsınız, kalabalığın içinden sessizce çekilmişlerdir.
Ne kapıyı çarparlar, ne kimseye uzun uzun hesap verirler, ne de “ben gidiyorum” diye ortalığı ayağa kaldırırlar. Sadece yavaş yavaş görünmez olurlar.
Daha az konuşurlar. Daha az görünürler. Sosyal medyada eskisi kadar yazmazlar. Her davete gitmezler. Her sohbete katılmazlar. Her tartışmanın içine atlamazlar. Çünkü artık bilirler ki, insan her çağrıldığı yere gitmek zorunda değildir. Her söze cevap vermek, her kalabalığa karışmak, her maskeli oyunda rol almak zorunda değildir.
İşte uyanış dediğimiz şey biraz da budur.
İnsan bir gün yalnızca dış dünyaya değil, kendi içine de gözlerini açar. Kendi gölgesini görür. Kendi korkularıyla, hırslarıyla, zaaflarıyla, bastırdığı acılarıyla yüzleşir. Ve tuhaf bir şey olur: İnsan kendi karanlığını tanıdıkça, başkalarının karanlığını da daha berrak görmeye başlar.
Eskiden normal sandığı şeyler artık ruhuna ağır gelir.
Bir masada oturur mesela. Herkes konuşuyordur. Ama konuşulanların çoğu hakikat değildir; alışkanlıktır, dedikodudur, kıyaslamadır, gösteriştir, içi boş bir gürültüdür. Biri başarı maskesi takmıştır, biri mağduriyet maskesiyle dolaşır, biri iyilik perdesinin arkasına gizlenmiş öfkesini taşır, biri de kendi karanlığını başkasının üstüne yıkar.
Uyanan insan bunu görür. Gördüğü için de eskisi gibi davranamaz.
Carl Gustav Jung’un “persona” dediği şey tam da burada karşımıza çıkar. Yani insanın toplum içinde taktığı maske. İş yerinde başka, ailede başka, arkadaş çevresinde başka, sosyal medyada bambaşka bir yüz…
Elbette insan toplum içinde belli bir nezaket, belli bir uyum içinde yaşar. Fakat mesele nezaket değildir. Mesele, insanın kendi özünden kopup yalnızca başkalarının beklediği kişiye dönüşmesidir.
Bir insan yıllarca “güçlü görünmek” için ağlamaz. “İyi görünmek” için kırgınlığını saklar. “Uyumlu görünmek” için içinden geçmeyen sözleri söyler. “Başarılı görünmek” için ruhunu tüketen işlere katlanır. “Seviliyor görünmek” için kendisini sevmeyen insanların yanında kalır.
Sonra bir gün içinden bir ses yükselir: “Yeter.”
İşte o “yeter” sesi, çoğu zaman insanın hakikate ilk ciddi adımıdır.
Bu noktadan sonra insan kalabalıktan nefret ettiği için çekilmez. İnsanlardan üstün olduğunu düşündüğü için sessizleşmez. Kibirli olduğu için değil, yorulduğu için uzaklaşır. Ruhunu korumak için uzaklaşır. İçindeki ışığı, başkalarının karanlık odalarında tüketmemek için uzaklaşır.
Çünkü bazı ortamlar vardır, insanı açık açık incitmez ama yavaş yavaş eksiltir.
Bir kahve masasında başlar bu eksilme. Bir aile toplantısında devam eder. Bir arkadaş grubunda derinleşir. Sosyal medyada bir yorumla, bir linçle, bir öfke patlamasıyla insanın içine ağır bir duman çöker.
Herkes konuşur ama kimse gerçekten dinlemez. 
Herkes haklıdır ama kimse kendine bakmaz. 
Herkes karşı tarafı suçlar ama kimse kendi gölgesini görmek istemez.
İşte Jung’un “gölge” dediği şey de budur. İnsanın kabul etmek istemediği yanları. Kendi öfkesi, kıskançlığı, hırsı, bencilliği, korkusu, bastırdığı acısı…
Kendi gölgesini tanımayan insan, onu başkasına yansıtır.
Kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeyen toplumlar da hep bir düşman arar. Bazen bir siyasi görüşü, bazen bir inanç grubunu, bazen bir yaşam tarzını, bazen de sadece kendisinden farklı olan insanları hedef seçer.
“Bütün kötülük onlarda” der. Oysa uyanan insan bilir ki, insanın en büyük körlüğü, kendi karanlığını başkasında görüp kendinde hiç görmemesidir.
Bu yüzden uyanan insan tartışmaların içine eskisi gibi atlamaz. Çünkü çoğu tartışmanın hakikat arayışı olmadığını, sadece iki gölgenin birbirine çarpması olduğunu fark eder. Sosyal medyada saatlerce süren kavgalara bakar ve şunu görür: İnsanlar çoğu zaman fikir tartışmıyor, kendi yaralarını birbirinin üstüne boşaltıyor.
Bunu gören insanın susması korkaklık değildir.
Bazen susmak, insanın kendi ruhunu koruma biçimidir.
Bazen geri çekilmek, yenilgi değil; bilgeliktir.
Bazen yalnız kalmak, insanlardan kaçmak değil; kendine dönmektir.
Hayatta bunu hepimiz bir şekilde yaşarız. Bir dönem çok kalabalık sofralarda bulunuruz. Çok insan tanırız. Çok konuşuruz. Her yere yetişmeye çalışırız. Herkesle iyi olmaya çalışırız. Ama yıllar geçtikçe insan anlar ki, her kalabalık dostluk değildir. Her sohbet beslemez. Her ilişki şifa vermez. Bazı insanlar vardır, yanlarından ayrıldığınızda içiniz aydınlanır. Bazıları vardır, yanlarından kalktığınızda ruhunuzun üstüne görünmez bir ağırlık çöker.
İnsan bunu fark ettiği gün seçici olmaya başlar. Kime kalbini açacağını, kiminle susacağını, kiminle yol yürüyeceğini, kiminle arasına mesafe koyacağını daha iyi bilir.
İşte toplum buna çoğu zaman “değiştin” der.
Evet, değişmiştir. Ama kötüye değil. Kendine doğru değişmiştir.
Eskiden herkesin gönlü olsun diye kendi gönlünü ihmal eden insan, artık kendi iç huzurunu da hesaba katmaya başlamıştır. Eskiden sırf ayıp olmasın diye katlandığı ilişkilerden, artık ruhunu korumak için uzak duruyordur. Eskiden alkışlanmak için girdiği sahnelerden, artık sessizce iniyordur.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu anlar:
Herkese görünmek, insanın kendini bulduğu anlamına gelmez.
Bazen insan en çok kalabalıkların içinde kaybolur.
Bazen de en çok yalnızlığında kendine kavuşur.
Jung’un bireyselleşme dediği süreç de biraz böyledir. İnsan başkalarının ona biçtiği elbiseyi çıkarır. Ailesinin, toplumun, mesleğinin, çevresinin, geçmişinin ve korkularının üzerine giydirdiği kimliklerden sıyrılır. “Ben gerçekte kimim?” diye sormaya başlar.
Bu soru kolay bir soru değildir. İnsan bu soruyu sorduğu anda eski hayatının bazı parçaları dökülmeye başlar. Eski dostluklar aynı sıcaklığı vermez. Eski hedefler eski anlamını taşımaz. Eski başarılar insanın içine eskisi gibi sevinç doldurmaz.
Bir bakarsınız, yıllarca tırmandığınız merdivenin aslında sizin duvarınıza dayanmadığını fark etmişsiniz.
İşte o an insan durur. Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.
Bu duruş dışarıdan bakana tembellik gibi görünebilir. Pes etmek gibi görünebilir. Hayattan kopmak gibi görünebilir. Ama içeride bambaşka bir çalışma vardır. İnsan kendi parçalarını topluyordur. Dağılmış ruhunu bir araya getiriyordur. Yıllarca başkalarının sesinden duyamadığı kendi iç sesini yeniden işitmeye çalışıyordur.
Bu yüzden bazı insanlar doğaya çekilir. Bazıları daha sade bir hayata yönelir. Bazıları sosyal medyadan uzaklaşır. Bazıları gereksiz dostlukları azaltır. Bazıları konuşmayı bırakıp yazmaya başlar. Bazıları şehirlerin gürültüsünden, bazıları da insan ilişkilerinin görünmez yorgunluğundan uzaklaşır.
Her insanın bir “Bollingen Kulesi” vardır aslında.
Jung’un kendi içine çekildiği o sembolik kule gibi, herkesin ruhunu onardığı bir sığınağı olmalıdır. Bu bazen bir köy evi olur. Bazen küçük bir oda. Bazen sabah yürüyüşü. Bazen bir defter. Bazen bir kediyle kurulan sessiz dostluk. Bazen de kalabalığın ortasında kimseye belli etmeden korunan içsel bir mesafe.
Mesele nereye gittiğimiz değil, nerede kendimize ihanet etmediğimizdir.
Uyanan insanın sessizce kaybolması işte bu yüzden bir kaçış değildir. O insan aslında hayattan değil, sahte hayattan uzaklaşıyordur. İnsanlardan değil, insanın ruhunu emen maskeli ilişkilerden uzaklaşıyordur. Toplumdan değil, toplumun insana dayattığı yapay rollerden uzaklaşıyordur.
Ve en önemlisi, bu geri çekiliş sonsuz bir yok oluş değildir.
Tohum da toprağın altına çekilir. Ama ölmek için değil, filizlenmek için.                                                                                                               
Kışın ağaç da yapraklarını bırakır. Ama vazgeçtiği için değil, bahara hazırlanmak için.
İnsan da bazen sessizleşir. Ama tükenmek için değil, yeniden doğmak için.
Bu yüzden uyanan insanın kayboluşuna hemen hüküm vermemek gerekir. Belki o insan iç dünyasında büyük bir onarım yapıyordur. Belki yıllardır susturduğu ruhunu dinliyordur. Belki kendi gölgesiyle yüzleşiyordur. Belki de bir gün daha temiz, daha berrak, daha sahici bir sözle geri dönebilmek için kendi sessizliğinde olgunlaşıyordur.
Bugün bize düşen, her sessizleşeni kaybolmuş sanmamaktır.
Bazı insanlar gözden uzaklaşır ama hakikate yaklaşır.
Bazıları kalabalıktan çekilir ama insanlıktan kopmaz.
Bazıları artık herkesin sofrasına oturmaz ama bir gün gerçekten aç olan ruhlara ekmek olacak sözlerle geri döner.
Çünkü uyanan insanın derdi kendini saklamak değildir. Onun derdi, kendini harcamamaktır. 
Ve belki de çağımızın en büyük bilgeliği budur: İnsanın nerede konuşacağını bilmesi kadar, nerede susacağını bilmesi olgunluk .. nerede kalacağını bilmesi kadar, nereden sessizce çekileceğini bilmesi de erdemdir.
Her kapıdan içeri girmemek, her kalabalığa karışmamak, her tartışmaya cevap vermemek bazen insanın kendine duyduğu saygının en sade halidir.
Uyanan insanlar bu yüzden sessizce kaybolur. Artık gürültünün içinde kendilerini kaybetmek istemezler. Bilirler ki, insan önce kendi ruhunu kurtarmadan kimseye ışık olamaz.
Ve bazen en büyük dönüşüm, dünyanın alkışladığı sahnede değil; kimsenin görmediği o derin iç sessizlikte başlar.

Facebooktan alıntıdır.


Hepinize güzel bir hafta diliyorum, 2 gün üst üste elektrikler kesilince maalesef yazmak içimden gelmedi. Buralar ve ben hep aynıyım, havalar iyileşti, pazarlara ardı ardına gidiyoruz. Annem bahçenin otlarını temizledi, yarısını kazdı, çiçekler böcekler ortaya çıktı, birden bire 8 tane kedi yavrumuzu oldu.  55 senelik oda kapımız bir anda çürüdü, içten ilerlemiş demek ki, bir hafta inşaat hali vardı evde. Yeni kapılar fabrikasyon olduğu için standart oluyorlar, bizimkisi ise özel yapım oldu, ölçü tutmadı çünkü, doktora çıktım astım için malum polen mevsimi, doktor iyi buldu, tahlile gerek görmedi, Ağustosta görüşelim dedi, annemin raporları bitmiş, doktora çıkarıp yenilettim. Ertesi gün hastalandı, aile hekiminden ilaç istedim ilacı biliyorum çünkü, yazamam dedi tahlil istedi, kap aldım eve geldim ertesi gün tahlil için götürdüm. Ve sonuç tabi ki benim dediğim ilaç oldu:)) tahlil sonucuna göre ilacımı aldım. Perşembe gecesi yine konserdeyiz, bu sefer sanatçı var, Gökhan Sezen geliyor. Yazlıkları çıkardım, yıkadım yerleştirdim, kışlıkları kaldırdım, kitaplarımı düzenledim. İki haftayı bu şekilde geçirdim.


“Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi, ötekinin de yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, enerjidir.
Sevgi, bilincin yükselişi, evrensel enerjilerin doğru kullanımıdır.
Sevgi, en sade tanımıyla insan olmaktır.
Sevginiz olmadıktan sonra daha çok maddi değerleriniz olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?
Sevginiz yoksa hiç bir şeyiniz yoktur.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en büyük ‘HAKİKAT’ budur ...”


Bazen yürüyüşte böyle güzelliklerle karşılaşıyorum. 


Direneni sevdim ben.
Boyun eğmeyeni.
İsyan edeni.
Göze alanı sevdim. 
Tehlikeye göğüs gereni.
Bıçak sırtı yaşayanı.
Fırtınadan korkmayanı.
Seveni...
Sözcüklerde değil, gerçekten seveni.
Sevdiğini göstereni... Emek vereni sevdim ben.
Sevmedim gölgesinden korkanı.
Aşkta garanti arayanı.
Nabza göre şerbet vermedim hiç.
Sevmedim vereni de.
Dobrayım ben deyip…
Patavatsızlık edeni de.
Ağlamaktan utanmayanı sevdim.
Ağız dolusu güleni.
Yargılamayanı sevdim… Kınamayanı.
Kınamadan önce aynaya bakanı.
Kibiri günah bileni...
Gücünün farkında olup dile getirmeyeni sevdim.
Acıyı azaltıp, mutluluğu çoğaltanı.
Kaybettiğinde vazgeçmeyeni.
Umutta inatçı olanı sevdim ben.
Ayrılmadan sözün özünden;
İnsan taklidi yapanları değil...
'İnsan'ı sevdim daha çok, kendi özümden.
~
Birhan Eroğlu


Bu çiçeklerden aldım ama aynı saksıda rengarenk bu arajmanı görünce keşke biraz daha bekleseydim diye hayıflandım, benim ki tek renk. 




Aile sağlık merkezinin karşısındaki pastanem Unak tı ismi, değiştirdi UN-1881 yaptı...



Cicero’ya yaşlılığında sorulan soru :

Üstat, yeniden gençliğe dönmek ister miydiniz?

Üstadın Verdiği Yanıt:

“Yarışı birinci bitiren bir at, neden bir daha başlangıç çizgisine dönmek istesin ki…
Ben her zaman yaşlılar gibi olgun düşünen gençlere,
gençler gibi neşeli olan yaşlılara hayranımdır.
Zaten neşeli olanlar hiçbir zaman yaşlanmazlar.
Yaşlanmak ve yaş almak,
Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan kendine olan güveni kadar genç,
Kuşkusu kadar yaşlı, Cesareti kadar genç,
Korkuları kadar yaşlı, Umudu kadar genç,
Bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.
İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe,
Neşe duydukça,
Güzellikleri fark ettikçe,
Beyni yeni şeyler keşfettikçe Herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan,
Yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır...”

W. E. Gladstone 


İnsanlar biriktirin…
Öyle insanlar olsun ki
“Nasılsın” demeden önce
“Yüreğin iyi mi” diye
sorsunlar…
~
Cahit Zarifoğlu 




OKUDUKLARIM 2026/35 YENİDEN DENİZ OLMAK

12 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM 2026/35 YENİDEN DENİZ OLMAK

 


On bir yaşındaki Gece için kardeşinin olacağını bilmek, günün her saati denize girebilmek kadar güzel… Özellikle büyük şehrin karmaşasından kaçıp geldikleri Fethiye’de, ailece işlettikleri Fesleğen Lokantası’yla başlayan yeni hayatlarında, tatlı hayallerin önüne hiçbir engelin çıkmayacağına emin. Ancak yetişkinlerin dünyası her zaman bu kadar basit değil. Gece, annesinin niçin hep yorgun olduğunu merak ediyor. Ya da babası ile, eskiden bir denizci olan dedesinin niçin sürekli atıştığını. Ufuktan bakan Can Adası’nın gitgide niçin daha çok anılır olduğunu ve mutluluğun nasıl bu kadar kırılganlaşabileceğini... Gece’nin kafasını meşgul eden bu soruların cevapları anılarda, gecikmiş sohbetlerde ve birtakım zorlukları ailece aşmaya olan kararlılıklarında saklı...

Öyküleriyle sevilen yazar Anıl Mert Özsoy, Can Çocuk Yayınları’ndaki ilk romanında okurları Akdeniz sahilinde, sevgi ve umut dolu bir aile öyküsüne davet ederken, geçmişin ve kırgınlıkların onarılabilir olduğunu, umulmadık dertlerin dayanışma ve karşılıklı anlayışla çözülebileceğini, bir sonbahar fırtınasında bile yaz güneşinin hissedilebileceğini hatırlatıyor.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Kitap güzeldi.  Karakterlereyse iyi kurgulanmış. "Fesleğenim," diye seveniniz var mı sizin?

KİTAPTAN ALINTILAR;

"İnsanların yüzündeki mutluluğu görünce senin de karnın doyacak," demiş ve eklemişti, "Karnın doymasa bile gönlün kesin doyacak..."
*****
Gece, yaz başında dedesinin hediye ettiği fotoğraf makinesinin de çantasında olduğunu hatırlayınca gülümsedi. Dedesi makineyi hediye ederken, "İnsanların yüzündeki mutluluğu görünce senin de karnın doyacak," demiş ve eklemişti, "Karnın doymasa bile gönlün kesin doyacak..."
*****
Mutluluk bazen bir çay bardağına sığabiliyordu.
*****
Acılar hatıralaştıkça güzelleşir.
*****
Bilmediğimiz bir sürü şey var evladım. Ne kadar çok kitabın varsa o kadar çok şey bilmediğini görürsün.
*****
İyi bir denizci aza tamah eder. Her şeyden önce gemisi önemlidir onun.
*****
En iyi ilaç sevgidir.
*****



ISLANIRSA ANILARIN GÜNEŞTE KURUT ( ŞARKI İÇERİKTE SAKLI)

10 Mayıs 2026

ISLANIRSA ANILARIN GÜNEŞTE KURUT ( ŞARKI İÇERİKTE SAKLI)


KARŞI EVİN ANNESİ

Sen iki ters bir düz kırgınlıklar örerken beş numara şişle
Yumuşacık kakaolu kekler yapardı karşı evin annesi
İmrenirdim
Mutfağındaki eksik malzemeden bihaber
Tepeleme dolu kızgınlıklar yüklerdim dişlerimin arasına
Bilmezdim anne
Karşı evin babasında bitermiş iş
Bunu görmezdim
Hep başın ağrırdı
Başın, hep ağrırdı
Sırf bu yüzden bile bazı zamanlar
Seni sevmezdim
Küçüktüm anne
Bilseydim evinde su faturası ödenmemiş
Çeşmeden akmayan suya
İsyan etmezdim
Sen iki kere ikinin dört ettiğini ekmek hesabından bilirken
Mis kokulu çamaşırlar asardı karşı evin annesi
Özenirdim
Ellerindeki çamaşır suyu kokusundan rahatsız
Çocukça bir küskünlük eklerdim gecelerime
Oysa ellerin ruhuma akarmış saçlarımdan
Ömrümü tararmış titreyen parmakların
Bilmezdim anne
Büyümek denen illet dayanıncaya dek kapıma
Ellerinin ne muhteşem olduğunu bilmezdim
Küçüktüm anne
Yoksa
Gün aşırı patlayan sarı ampulü
Mumla yamayacak yüce gönlünü
Ezecek kadar ezilmezdim
Sen çalı süpürgesiyle süpürürken dış kapının ağzını
Taze boyalı saçlarını savurarak süzülürdü karşı evin annesi
Ayağında yüksek topuklu bir isyan
Düşündüm de şimdi
Ne iğreti dururdu o topukların üstünde dursan
Senin çatlamış ayakların vardı anne
Hacı Şakir kokardın en beyazından
İncecik bir yemeniyle gizlerdin
Ölünce her bir teli yılan olacak sandığın sırma saçlarını
Çok yeni anladım anne
Ağaran her saç telinden üstüme düşen payımı
Çocuktum anne
Bir bisikletim olsa bütün mutluluklar benimdi
Babam eve sarhoş gelmiş geç gelmiş
Hepsi sabah sokağa çıktığımda biterdi
Bilmezdim anne
Karşı evden arta kalan çantalar dolusu giysi
Üstümüze cuk otururken
Ruhuna azap olur akarmış
Bilmezdim benim annem gözünün yaşıyla her bayram
arifesi
Vitrinlere bakarmış
Sen ilkokul fişlerimi kardeşimle hecelerken
Telefonu keşfetmiş karşı evin annesi
Bilsen ne cahildin ne görgüsüzdün gözümde
Yak deseler yakacağım o dakika dünyayı
Yık deseler
Ne şu eski divan kalacak
Ne çiçekli perdeler
Şimdiki aklımla ah bir sorsalar bana
Desem
O tertemiz günlerim
Hani şimdi neredeler
Ben ay sonunu nasıl getireceğim diye
Hesaplar yaparken bir gün
Oğlum nefes nefese yararak ortalığı girdi içeri
Yumuşacık kakaolu kekler yapmış dedi karşı evin annesi
Çok geç anlıyor insan anne
İlle de kendi annesi
İlle de kendi annesi
 
DENİZ İNAN
Not: Şair Deniz İnan’ın  " Karşı evin annesi " isimli şiiri 2019 yılında Avrupa ’da en iyi Türk Şiiri ödülünü almıştır.

Açılış çiçeğini bahçeden anne olan arkadaşların anneler gününü kutlamak için toplamıştım. Anneler gününüz kutlu olsun.


Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Buralar ve ben bildiğiniz gibiyiz. 2 haftadır pazara çıkmadık, bir hafta pazaryerinde Karadenizliler şenliği vardı, bu hafta da Tarım fuarı vardı. Arkadaş Zübeyde fuarı unutmuş, sabah 10 da beni arıyor açtınız mı diye:)) Zübeyda fuar var açmadık dedim, deme dedi, ben yine hazırladım pazar çantasını gidiyordum deyince bayağı bir güldük:))


Geçtiğimiz hafta 2 gece üst üste konsere gittim arkadaşla, güzeldi...



Naneleri biçtik, aslında hıdrellez sabahı biçilecekti fakat biz önce biçtik. Bahçede bazı güllerde bitlenme olmuş, onlarada sıçramasın dedik. Bitler için ilaç yaptım hiç güllerde böcek kalmadı. 

1 Lt su
1 Yemek kaşığı sıvı arap sabunu
1-2 Damla neem yağı ( tesbih ağacı yağı)

Bitkilerinizde sorun varsa tavsiye ederim. 


Bu yavrular benim bahçe kedimin komşunun yatak odasında doğurduğu yavrular. Komşunun oğlu geldi başka şehirden, usul usul anneyi sonra yavruları sevmiş, fakat bizim minnoş bundan huylanmış, tek tek hepsini bizim odunluğa taşıdı, şimdi orada ikamet ediyorlar. 


Bunlarda minnoşun kızı tombalağın doğurduğu ocak içindeki 5 tane:)) gözler yeni açıldı, ne zaman çıkarlar ocaklıktan bilemem. 



Birisi zor bir zaman geçirdiğinde, sadece onunla oturun.
Öğüt veya tavsiye olmadan.
Sadece orada olun.
'Var' olmak doğası gereği pozitiftir.
Dinlemek, şahit olmak, gözlemek, kucaklayan bir kalp ile alanı tutmak iyileştiricidir.
Bazen başkalarına karşı şefkat duygumuz aktive olduğunda onları veya bir durumu 'düzeltmek' için içsel bir eğilim hissederiz.
Ve bir çok durumda her ne kadar bu genellikle iyi niyetli olsa da başkaları 'düzeltilmek' istemez,
Onlar 'Duyulmak, Sarılmak ,Hissedilmek, Anlaşılmak, Sevilmek' isterler...


EL YAZISI modası geçmiş bir şey değil, 
BEYİN EGZERSİZİDİR.
Beyindeki birçok bölgeyi, düşünmeyi, hissetmeyi, hareket etmeyi ve hatırlamayı aynı anda harekete geçirir. Elle yazarken ince motor becerilerinizi, hafıza sistemlerinizi, duyusal farkındalığınızı ve odaklanmış dikkatinizi kullanırsınız. 
Sizi en iyi şekilde _yavaşlatarak-_öğrenmeyi daha derin ve kalıcı hale getirir. 
Elle yazarken, beynin birçok bölgesi aktifleşir ve birlikte çalışır:
• Motor alanı – Parmaklarınızı ve elinizi hareket ettirir
• Düşünme alanı (ön beyin) – Odaklanmanıza ve düşüncelerinizi organize etmenize yardımcı olur
• Dil alanı – Düşünceleri kelimelere dönüştürür
• Görsel alan – Harfleri ve şekilleri tanır
• Hafıza merkezi – Daha iyi hatırlamanıza ve öğrenmenize yardımcı olur
• Koordinasyon merkezi – Yazıyı pürüzsüz ve dengeli tutar
✨ Bu nedenle el yazısı 
konsantrasyonu, hafızayı, netliği, 
duygusal dengeyi ve öğrenmeyi geliştirir.
Zihni, bedeni ve farkındalığı 
tek bir basit eylemde birleştirir 
ve genellikle terapi, öğrenme, olumlamalar, 
günlük tutma 
ve hatta manevi uygulamalarda kullanılır; 
biliş, duygu, hafıza ve motor zekayı senkronize eder.


Kısa bir migros turu idi....


Nisan ayında okuduklarım, bahar gelince gevşemiş gönül yayları:)))


Hayatıma dokunanlar oldu benim de.
Kimini sevgiyle andım...
Kimini ah'la, sitemle.
Kimi dost oldu, özümde kaldı.
Kimi ara sıra sözümde.
Kimi hala aklımda..
Esamesi okunmuyor kiminin.
Ama sen sevgilim...
Ruhu ruhuma denk düşenim.
Sen merak etme sakın.
Benim sol yanım, hep senin...

Birhan Eroğlu 




 

OKUDUKLARIM 2026/34 HEVESİ KİRPİĞİNDE

09 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM 2026/34 HEVESİ KİRPİĞİNDE

 


“Yollar biz yürüdükçe uzadı, uzadıkça canavarlar çoğaldı, çoğaldıkça korkularımız hortladı, hortladıkça çaldı içimizden birkaçını. Eksile eksile her adımda, döküle saçıla serçeler gibi yollara, biz hep yürüdük.”

Bakış dediğimiz şey bazen bir yere varmaz, asılı kalır. Hevesi Kirpiğinde’de olan bu: bir ânın içinde durup kalmak, devam edememek, geri dönememek. Sanki hayat tam orada, gözle kirpik arasında sıkışmış gibi. Okudukça fark ediliyor; bazı şeyler geçmiyor, sadece yer değiştiriyor.

Bir meydanda dağılan hayatlar, yollara düşen çocuklar, adı silinen insanlar... Polat Özlüoğlu’nun öykücülüğünde belirginleşen damarın en yoğun, en çıplak hâllerinden birini sunuyor Hevesi Kirpiğinde. Tanıdık mekânlarda, tanıdık anlarda ama tam ortasında açılan kırılmalarla ilerliyor; olanı anlatmaktan çok geride kalanı izliyor, hafızanın kolayca kapatamadığı yerlerden konuşuyor.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCEM;

Kısa öykülerin yer aldığı kitap. Saldırı, savaş, fakirlik, hastalık, toplum tarafından kabul görmemek gibi olayları anlatan öyküler  yer alıyor kitapta.

KİTAPTAN ALINTILAR;

"Üstümüzden kanatları kopuk kırlangıçlar uçtu geçti. Öyle apansız çekip gittiler ki şimdi güz bitti dedim içimden. Kış geldi. İçimi bir hüzün kapladı. Etrafa baktım. Eskiden Tren garı arkada kalanların, gidenlerin, terk edilenlerin, ayrılıkların mezarıydı, şimdi onlarca çocuğun, gencin, kızın, oğlanın, yüzlerce elin, ayağın, kolun, bacağın, gözün, kulağın, düşlerin mezarı oldu dedim yazık.
*****
"Ben çocukluğumu, anamı gömdüğümüzün ertesi, sıcacık helvası soğumadan, şerbeti bitmeden, kokusu dönmeden, gözümdeki yaşlar kurumadan daha babamın, "Bir çorba kaynatıver kardeşlerin acıktı," dediği o vakit kaybettim. Bir daha da arayıp bulmak gelmedi aklıma.
*****
"Sana dair ne varsa hepsi aklımda, içimde kapalı bir odada zapturapt altında, zor tutuyorum, bıraksam beni ele geçireceksin. Sebebim olacaksın. Geçmişimi rehin alıp, şimdime haciz koyacaksın."
*****
Herkesin yüzünde emanet bir mutluluk, yüreğinde sevinç vardı.
*****
“İçim koca bir kara delik. Kendi içimde kayboluyorum.”
*****
Acıya alışmaya gör, sarmaşık gibi valla bir dadandı mı sana kımıl kımıl ilerleyiveriyor, damarlarına kanına karışıyor, kemiklerini sızlatıyor, bir bakmışsın her yerin acıdan uyuşmuş ama sen farkında değilsin.
*****

Şimdiki aşkları görüyoz saman alevi gibi. Laylondan. Yanmasıyla sönmesi bir oluyor. Kötü bir koku kalıyor geride. Başka bir şey yok. Aşktan yanmak mı kaldı şimdi.
*****
Benim tanrım beni duymuyor, unutmuş, çoktan gözden çıkarmış bu küçücük delikte. Üvey tanrılar edinmişim kendime, hepsinin merhameti kendine. Dualardan, ayetlerden azadeyim.
*****
Herkes ölünce nolcak? Cennete mi gitcez? Herkes mi? Herkesi almasınlar dede, söylicem Allah babaya, bazıları girmesin cennete.
*****
Bir Allah babaya söylicem her şeyi, bir ona anlatcam yaptıklarınızı. Herkesi tek tek bir ona şikayet etçem.
*****
Kimi aşklar bitmesi için yaşanır
sen bunları hiç önemseme 
git gülümse başkalarına

Küçük İskender
*****
Aşkın içinde düğüm olursa o zaman fena. Dillere dolanır valla.
*****
Aşktan kim kaçabilmiş bugüne kadar?
*****



OKUDUKLARIM 2026/33 HANA VARDIK YAĞMUR DİNDİ

06 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM 2026/33 HANA VARDIK YAĞMUR DİNDİ

 


Geçti Dost Kervanı'nda ki öyküleriyle okuyucunun hafızasında tanıdık tatlar bırakan Mehmet Şeker, Hana Vardık Yağmur Dindi kitabında yine bizi tarihsiz ve tarifsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Kendimizi olayların merkezinde bulmamızı sağlayan üslubu sayesinde; bazen Karagöz'ünü kestirmemek için direnen bir çocuğun gözünden, bazen gurbetteki Tırnovalı bir muhacirin dilinden, bazen Üsküdar'a giden bir vapurun güvertesinden, bazen de kendisini daha çok sevdirebilmek için okulun bahçesinde öğrencilerin gelmesini bekleyen Zıpır'dan dinliyoruz Mehmet Şeker'in hikâyesini.


KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Güzel bir öykü kitabı idi. 25 tane öykü var.

KİTAPTAN ALINTILAR;

Yine de insan bazen, ortada apaçık duran bir şeyi bile konuşma ihtiyacı duyuyor.
*****
Zaman belki de düz ya da dalgalı bir çizgi gibi değil de nereden başladığı, nerede biteceği, dibi, derinliği, sonu, çapı, hızı (biz faniler için) belli olmayan, içinde kıvrıla kıvıra, döne dolana, savrula savrula dibine doğru yol aldığımız, attığımız her turda bir önceki turun izdüşümünden geçerken bizi tarihin tekerrürüne inandıran bir garip girdaptır belki de. Neden olmasın?
*****
İnsan, düşündükçe daha iyi fark ediyor sevgiyi.
*****
Sevmek, sevilmek üzere kafanı patlatırsın da aşkı tarif edemediğine şaşarsın insanların... Kendin de beceremezsin o tarifi üstelik istediğin kıvamda.
*****
Ne zaman değişti sevginin şekli şemali?
*****
Her akşam gün bitiyor. Kimse bilmez bu sırrı.
*****
İnsanların empatileri yok artık. Sempatileri zaten çok önceden kayboldu.
*****
İnsanlar çok yaklaşamadıkları hakkında fikir yürütmeye bayılıyor.
*****
Kağıt üstündeki hangi hesap tutmuş ki?
*****
Gönül yaşlanmıyor.
*****
İnsan annesine güvenmezse, kime güvenecek?
*****
Kim kime ne verirse, alan O'dur. Hiçbir zaman yabana gitmez.


KİTAPTAN ŞARKILAR;