ÖNEMLİ OLAN ŞEY BAKTIĞIN ŞEY DEĞİL, BAKTIĞIN ŞEYİN SENDE UYANDIRDIĞI.(İSTANBUL HATIRASI)

26 Nisan 2026

ÖNEMLİ OLAN ŞEY BAKTIĞIN ŞEY DEĞİL, BAKTIĞIN ŞEYİN SENDE UYANDIRDIĞI.(İSTANBUL HATIRASI)

 


Yıllardır televizyonun camına bir tür “şiddet cilası” çekildi. Parlatıldı, paketlendi, müzikle süslendi; kötülük karizma, suç “tarz”, mafya “duruş” diye pazarlandı. 
Sonra da evlerimizin en görünür yerine konan o ekran, her akşam aynı masalı fısıldadı: “Güç, merhametten büyüktür. Hukuk, pazarlık konusudur. Silah, saygı getirir. Korku, itibar üretir.”
Şimdi dönüp soralım: Bu masalın bedelini kim ödüyor?
Çocukların gözünde dünya, izledikleriyle kuruluyor. 
Bir çocuğa sürekli “haklı olan değil, güçlü olan kazanır” diye anlatırsanız; bir süre sonra hak aramayı değil, güç toplamayı öğrenir.
“Adalet” yerine “intikam” kelimesi yerleşir. “Söz” yerine “silah” geçer. Ve en acısı: Vicdan, “zayıflık” gibi gösterilir.
İnsan, neyle beslenirse ona benzer. Korkuyu eğlenceye, suçu kahramanlığa, kabalığı çekiciliğe çeviren her içerik; toplumun ruhundan bir parça eksiltir.
Burada kimseye kolay kahramanlık satmıyorum. 
Elbette şiddetin tek sebebi dizi değildir. Yoksulluk var, öfke var, aile içi kırılmalar var, okulun yetersiz kaldığı yerler var, akran zorbalığı var. 
Ama televizyonun ve dijital ekranların şu suçu inkâr edilemez: Şiddeti normalleştiriyor.
Bunu “sanat” diye savunanlara da bir şey söylemek lazım. 
Sanat, gerçeği gösterebilir; ama gerçeği parlatmak zorunda değildir. 
Mafyayı anlatmak başka, mafyayı özenilecek bir vitrine koymak başkadır. 
Uyuşturucuyu eleştirmek başka, uyuşturucu dünyasını “havalı bir hayat” gibi sunmak başka. 
Kamera, bazen bir büyücü değneğidir: Dokunduğunu ya çirkinleştirir ya güzelleştirir. Biz yıllardır çirkini güzelleştiren bir değneğe maruz kalıyoruz.
Bir de şu var: Bu diziler yalnızca suç üretmiyor; duygu yönetimi öğretiyor.
Öfkenin nasıl büyütüleceğini, hakaretin nasıl “replik” yapılacağını, kadının nasıl “nesneleştirileceğini”, erkeğin nasıl “duygusuz heykel” gibi dolaşacağını, gücün nasıl teşhir edileceğini öğretiyor. 
Ve sonra şaşırıyoruz: Dil sertleşiyor, empati azalıyor, merhamet utanılacak bir şey gibi görülüyor.
Ama mesele sadece diziler de değil. 
Ekranın bir başka yüzü daha var: “ciddi haber” diye açtığımız kanallarda bile üçüncü sayfa, neredeyse bir gösteriye dönüştürülüyor. 
Cinayetler, saldırılar, istismarlar; “son dakika” ambalajıyla ballandıra ballandıra anlatılıyor. 
Suça karışanların yargı önündeki beyanları, hangi cümleyle nasıl indirim aldığı, hangi boşluktan sıyrıldığı, hangi “iyi hâl” taktiğinin işe yaradığı… 
Bunlar birer haber gibi değil, bazen farkında olmadan birer kılavuz gibi sunuluyor.
Ekranda tekrar tekrar dönen görüntüler, tekrar tekrar okunan ifadeler, tekrar tekrar “detay” diye servis edilen yöntemler… 
İnsan zihni böyle çalışır: Tekrar, alışkanlık üretir. Alışkanlık, normalleştirir. Normalleşen şey ise günün birinde “denenebilir” hale gelir. 
Hele ki genç bir zihin, kimlik ararken ve öfkesini yönetmeyi öğrenememişken; bu tür yayınlar, suçu “düşünülebilir bir seçenek” gibi yaklaştırır. 
Biz buna “kötülüğün sıradanlaşması” deriz; kötülük, bağırmadan da büyür. Ekranın içine sızar, sonra hayatın içine.
Sonra bir başka acı tablo: İnsanlar, “nasıl olsa üç-beş ay yatar çıkar” duygusuna itiliyor. 
Ceza adaletinin caydırıcılığı zayıfladığında, suç bir bakıma “hesaplanabilir risk” gibi görülmeye başlanıyor. 
Böyle bir iklimde çeteler de kolay filizlenir: Birkaç kişinin “kolay kurtulma” hikâyesi, yeni heveslerin mayası olur. 
Bir toplumda gençler, “emeğin merdiveni” yerine “kestirme yolun efsanesi” ile büyütülürse; çete, sadece sokakta değil, zihinde de kurulur.
Burada yine altını çizeyim: Ben yargıya dair teknik tartışmaların içine girip hamasi konuşmak istemem. 
Ama şunu çok net söyleyebilirim: Medyanın sorumluluğu, sadece olanı anlatmak değil; olanı anlatırken nasıl bir dünya kurduğunu bilmektir. 
Suçlunun savunmasını “drama” gibi sunmak, mağdurun acısını “reyting” gibi işlemek, cinayetin ayrıntısını “merak” diye pazarlamak; bu toplumun ruhuna ihanettir. 
Haber, kamu yararına hizmet eder. Merak ve korku sömürüsüne değil.
O yüzden açık konuşalım:
Reyting uğruna şiddeti “prime-time”a taşıyanlar, suçun pazarlamasına ortak oluyor. 
“Herkes izliyor” bahanesi, vicdanı temize çıkarmaz. “Talep var” bahanesi de kurtarmaz. 
Çünkü talebi siz büyüttünüz. Aynı yemeği her gün masaya koyarsanız, çocuk başka tat bilmez.
Buradan bir çağrı yapalım; slogan değil, insan gibi konuşalım:
Mafya ve benzeri suç odaklı diziler; şiddeti özendirici, suçu parlatıcı, hukuksuzluğu “çözüm” gibi gösteren diliyle yayından kaldırılmalı ya da en azından sıkı ölçütlere bağlanmalı.
Haber bültenlerinde üçüncü sayfa anlatımı; yöntem, taktik, “nasıl kurtuldu” detayı, tekrar eden kanlı görüntüler ve suçun pornografisine dönüşen sunumdan arındırılmalı. 
“Kamu yararı” adı altında suçun vitrine konmasına izin verilmemeli.
Yayıncı kuruluşlar, “gençleri koruma”yı bir reklam metni gibi değil, bir vicdan borcu gibi ele almalı.
RTÜK ve ilgili kurumlar, cezayı yalnızca “kural ihlali” için değil; şiddet romantizasyonu ve suçun öğretici biçimde sunulması için de ciddiye almalı.
Reklam verenler, “ben sadece işime bakarım” diyerek elini yıkamamalı. Para, nereye aktığını bilmek zorundadır.
İzleyici olarak biz de “benim izlememle ne değişecek” demeyi bırakmalıyız. Bir damla damlayı doğurur; reyting dediğin, topluca yapılan bir tercihtir.
Şunu unutmayalım: Biz kimseyi bir gecede değiştiremeyiz. Ama bir ülkenin ekranını değiştirmek, bir ülkenin dilini yumuşatır. 
Dil yumuşarsa, öfke biraz çözülür. 
Öfke çözülürse, şiddet biraz geri çekilir. Ve bir gencin elinde silah değil, umut tutma ihtimali artar.
ARTIK YETER!..
Gençlerimiz “kahramanlık” diye kabadayılığı, “güç” diye zulmü, “saygı” diye korkutmayı öğrenmesin. 
Televizyon, bir milletin akşam sohbetidir. O sohbetin içinde kan, uyuşturucu, zorbalık, kadın düşmanlığı, hukuksuzluk bu kadar “normal” dolaşmasın. 
Haber, acıyı yarıştıran bir arena olmasın. Adalet, “açık veren sistemden nasıl sıyrılırım” dersi gibi anlatılmasın.
Benim dileğim basit: Ekranlar, hayatı çoğaltsın; ölümü değil.
İnsanlığımızı büyütsün; kötülüğü değil.
Ve bu, kampanya konusu olacak kadar ciddi bir meseledir. 
Çünkü bugün bir dizi sahnesi “eğlence” diye geçer; yarın o sahnenin kopyası bir okulun önünde, bir sokak köşesinde karşımıza “haber” diye çıkar.
İzlediğimiz şey, sonunda bizi izler.
İzlediğimiz şey, sonunda bize benzer.

Ertan Yurderi (~ kocayurek) - 19.01.2026

ALINTIDIR..

Tüm ölmüş öğrenci ve öğretmenlere Allah rahmet eylesin.


Çevrendeki insanlar susacağı,
konuşacağı ve duracağı yeri bilmiyorlarsa; sen fazla adım atmışsındır onlara…
Biraz geri çekil.

(Ts Eliot)


Senenin ilk leylağını gördüm ana sağlığa giderken, bizimkiler hala tomurcukta...


Her sene aynı yerde çektiğim mor salkım resmi, hatta geçen sene bizim leylaklar bile açmış o yazımda:))




Kitaptan alıntılar...


1947 basımı bir adabı muaşeret kitabı, elim hemen idareci ile elemanı sayfasına gitti...





Pazarda hindi salamı yiyince tüm gün çuvallar üstünde horladı:))



Televizyonu, kitaplığından büyük olan biriyle asla tartışmayın !...

Emilia Clarke


yaşta yazmışım, yaz da olacak:))


Gül sardunya imiş...

☕️🖤🤍💫

Seneca’ya göre insanlar mutsuz olduklarında çözümü yer değiştirmekte arar; yeni bir şehir, yeni bir iş ya da yeni bir hayat… Oysa bu, çoğu zaman nafile bir çabadır. Çünkü insan nereye giderse gitsin, kendi iç dünyasını da beraberinde taşır.
 Sorun dış koşullarda değil, zihnin düzenindedir. İçsel karmaşasını çözemeyen biri, dünyanın herhangi bir yerinde huzur bulamaz. 
Seneca, gerçek özgürlüğün içsel dönüşümle başladığını söyler. Kişi önce zihnini eğitmeli, alışkanlıklarını sorgulamalı ve yanlış düşüncelerini düzeltmelidir. Yeni deneyimler kısa süreli heyecan sunabilir; ancak kalıcı huzur, dışarıdan değil, karakterin sağlamlığından gelir. 
Mutsuzluğun temel nedeni, Seneca’ya göre bitmeyen beklentilerdir. Sürekli dışarıda bir şey arayan kişi hiçbir yerde tatmin bulamaz. Bu yüzden insan, önce kendi iç dünyası ile barışık olmalı, kendisinin dostu olmalıdır. İçsel barış sağlanmadan yapılan her kaçış geçici bir 
rahatlama yaratır. 
Seneca, “tek bir yolun izlendiği istikrarlı ve sakin bir yaşam tarzını” savunur. Bunun için yaşamı ve işleri bir amaç doğrultusunda planlamak gerekir. Bir okçunun hedefi gibi bizim de yaşam amacımız olmalıdır.
 Seneca’nın unutulmaz ifadesi ile: “İnsan hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar elverişli değildir.” 
Stoacılar için yelken açılacak liman; yaşamlarını bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet rüzgarlarıyla doldurup en yüksek İyilik dedikleri “karakter mükemmelliğine” ulaşmaktır. 
Kısacası kaçmak çözüm değildir; gerçek yolculuk içsel yolculuktur. 
Seneca’nın dediği gibi: 
“Kendinle uyum içindeysen, nereye gidersen git huzur seninledir.”

—Seneca ile Kahvaltı | David Fideler

☕️🖤🤍💫



23 Nisan bayramlıklarım:)))



Sahaftan....


Bugün de bunları aldım, bunlardan birinin bana bir yemek ısmarlaması lazım:))


Alıntıdır..



Hayatın amacının “mutlu olmak” olduğuna inanamıyorum. Bence hayatın amacı yararlı olmak, sorumlu olmak, onurlu olmak, şefkatli olmaktır. Her şeyden önce, yaşadığına değmesidir: hesaba katılmak, bir şeyleri savunmak, yaşamış olmakla bir fark yaratmış olmaktır.

Leo Rosten

HAYIRLI HAFTALAR SİZLERE..



OKUDUKLARIM 2026/29 HİÇ ŞÖLENİ

22 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/29 HİÇ ŞÖLENİ

 


İçinden çıkamayacağınız güzellik:

Köy

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Bu köyde elektrik yok. Elektronik cihazlar da tabii. Cep telefonu, çamaşır makinesi, süpürge vs vs. Acil durumlarda danışmada bulunan sabit telefon kullanılacak. Gıda için kullanabileceğiniz her şeyi herkesin evinin önündeki bahçeye ekebilir ve buradan karşılayabilir. Diğer tüm ihtiyaçlar için haftada bir gün kasabaya gidilip geliniyor. Günümüze bakıldığında imkansız görünüyor değil mi? 

KİTAPTAN ALINTILAR;

Para sürüden kazanılır, prestij sürü dışından.
*****
Yanlış insanların doğrusu, doğru insanların yanlışı oldum bu hayatta.
*****
Hiç kimse çok istediği bir kitabı okumadan ölmemeli.
*****
Su bir hak değil ayrıcalıkmış.
*****
Rahat edenler, etmeyenlere kayıtsız kaldık.
*****
İnsan psikolojisi durmadan değişir.
*****
Bütün ölüler belli bir bilgeliktedir çünkü senin benim tamamlamadığımız bir işi, bir görevi bitirmişlerdir.
*****
Günümüz dünyasına hoş geldiniz!
Baştan aşağı sahtekarlık diyorsun yani?
*****
Herkesin yolculuğu başka bu hayatta
*****
Sözle sınırlıdır hayatı, müzik ve verdiği çoşku da kelimelere bağlıdır.
*****
Varlığın ya da yokluğun insan hali olmayı seçebilir herkes. 
*****
Yokluğun insan hali, korkular üzerine düşünür, korkular üzerine nefes alıp verir.... Korkuları için kalp kırar, ağlatır ve örseler başkalarını.
*****
İnsan o denli harika bir yaratıktır ki, senden farklı olarak, hiç hata yapmamak için çokça hata yapar.
*****
Şu hayatın aslını bilmezken herkesleyiz, bildiğimiz de bir başına.
*****
Gönül girdi mi işin içine, göz kapanır, sen adil bir değerlendirme yapamazsın.
*****
Hastalığın kusuru mu olur?
*****
Şansı olana hayat bir gün mutlaka açıklamasını yapacaktır.
*****
İnsanız ve belki de sırf bu yüzden hayatlarımız, heveslerimiz ve kalplerimiz aslında ne kadar da kırılgan. Ne olursa olsun bir dost eli dokunsun istiyoruz omzumuza. Dokunsun ki zorlukta, yazta kışta o sıcaklığı hissedelim ve devam etmek için güç bulalım. Zaten insanın hem gücü hem güçsüzlüğü beni daima şaşırtmıştır.
*****
Hiç haz etmem yakıştırmalardan.
*****
Çıplak geldiğim dünyada beni giydiren dünya.
*****
Var olmakla yaşamak arasında duran damarmış düşünmek.
*****
Kalbiyle hayata şap diye basarak üstümüze başımıza sevgi sıçratmayan insanlardan vazgeçmek kısmı güzel bence.
*****
Aslında her okur, her dinleyici, okuduğu yada dinlediği bölümde sadece ve sadece kendisiyle ilgili olan kısmı seçer, iyi yada kötü, o kısımdan etkilenir.
*****
İnsanın ikiyüzlülüğü, kendini kandırması, gerçek düşünce ve hislerini anlattığı masallarda mesellerde, verdiği öğütlerde ya da kurduğu muhteşem sofralarda saklaması aslında acınası bir durum.
*****
Bir gece içinde kimse değişip dönüşmez, ikiyüzlü bir hayatı yenmek zaman alır.
*****
Hepimizin eksikleri, hataları ve kötü yönleri var. Cehaletimiz, kötü yönlerimiz farklı noktalardadır belki ama sonuçta ortak yanımız bu: Hakikate erişimimiz yok.
*****
Affetmenin bir yolunu bulmak lazım.
*****
Öfke bir duygu ve ne tadı ne kokusu güzel bir duygu.
*****
Gözyaşını yabana atmamak lazım.
*****
Sence aşk gidince, insanın hayatında eksilen nedir?
Kafiye! Sessizliğin ve gürültünün, acının ve tatlının, düşüncelerin, gözyaşının, gülüşlerin! Her türlü kafiye gidiyor!
*****
İnsanlar kendilerinde beğenmedikleri herhangi bir şeyi hatırlatan insanları kafadan elerler ki içinde bulundukları şartlardan memnun ve rahat bir şekilde yaşamaya devam edebilsinler.
*****
Sonuca bakıp sebepleri anlayan insanlar vardır.
*****
Hiçbir gürültü, içime yerleşen, şöyle beni sarıp sarmalayan sessizliğe ulaşıp da onu bozma gücüne sahip değil.
*****


OKUDUKLARIM 2026/28 SABİHA

21 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/28 SABİHA

 


Latife Hanım, Halide Edip ve Atatürk biyografilerinin yazarı İpek Çalışlar, Hanedandan Bir Sultan: Sabiha kitabında, İşgal İstanbulu’nu ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını sarayın penceresinden ele alarak anlatıyor.
Kuvvetli şahsiyeti, boyun eğmez tabiatı, güzelliği ve sadeliği ile ünlüydü. İyi bir eğitim almıştı. Babasının yaveri olan Mustafa Kemal Paşa’nın evlilik talebini kabul etmedi, âdetlere ve hanedanın özel hayatını düzenleyen kurallara da isyan ederek kendisinden dört yaş küçük kuzeni Şehzade Ömer Faruk ile aşk evliliği yaptı.
İstanbul işgal altındaydı. Milli Mücadele’ye katılmak için Mustafa Kemal Paşa’ya karı koca birlikte başvurdular. Ankara’ya gitmek istediler, kabul edilmedi.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra hanedan sürgüne gönderildi. Onları bekleyen vatansız, unvansız ve maddi sıkıntılarla dolu bir hayat oldu. Fransa’da ve Mısır’da yaşadılar. Güzellikleri ve zarafetleriyle dünyaya nam salacak üç kızları oldu, beş de torunları.
Sürgünden yirmi yedi yıl sonra Sabiha, boşanmış bir kadın olarak ülkesine döndü. Babasına ait belgeleri ömrü boyunca bir çanta ile yanında taşıdı. Israrlara rağmen babası, Mustafa Kemal Paşa ve Cumhuriyet hakkında konuşmamaya büyük özen gösterdi.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Sadece Sabiha Sultan’ı anlatan bir kitap olarak okumaya başladım. Milli Mücadele döneminden başlanarak hanedan üyelerinin sürgüne gidişi, sürgündeki hayatları ve ülkeye geri dönüşlerine kadar olan dönem  anlatılmış. Kitabın arkasında bolca fotoğraf var. 
Özellikle tarihe merak duyan herkesin severek okuyacağına eminim

KİTAPTAN ALINTILAR;

Tasvir başka minyatür başka.
*****
İnsan yalnız kalınca becerikli oluyor.
*****


KALABİLDİĞİMİZ TEK YER, ÖTEKİLERİN BELLEKLERİDİR. (AYRILMAK ZAMANI)

12 Nisan 2026

KALABİLDİĞİMİZ TEK YER, ÖTEKİLERİN BELLEKLERİDİR. (AYRILMAK ZAMANI)

 


Travma Sonrası Büyüme Nasıl Olur? Biraz bu önemli konuyu irdeleyelim:
Başımıza gelen her travmatik olayı çözemeyiz. O nedenle bazen o çözemediğimiz konuyla ilgili bağlantıyı kesmek isteyebiliriz. Ben onu çözemediğim için oraya bakmak istemem. Ama olanı değiştiremediğimde onunla nasıl devam edeceğimi bulmam gerekir. Orada o çözemediğim şey varken onunla beraber yoluma nasıl devam ederim? Beni daha az etkilemesini sağlayarak nasıl yoluma devam edebilirim? Olanla yoluma nasıl devam edebilirim? Bu travma sonrası büyümedir.
Burada kabul önemlidir. Kabul başına gelen kötü şeyi kabul etmek değildir. Olayın varlığını kabul etmektir. Bununla birlikte nasıl yoluma devam edebilirim? Sorusunu sormak ve yanıt aramak ‘Travma ile Büyümedir.’
Bu olayın beni daha az etkilemesini nasıl sağlayabilirim. Olay olduğunda o zaten benim için büyük bir şeydir, hemen etkisini küçültemem. Biraz zaman lazım, sonra ben hazır olduğumda yola devam edebilirim. Acı dolu bir olayın etkisini azaltmak istiyorsak bunu da küçük küçük yapmalıyız. Her gün yola devam etmek gerekir. Ve bazen de düşeriz. Acı alevlenir, kocaman olur. Bunlar da sürecin bir parçasıdır. Bir acıdan, bir kayıptan uzaklaşma bir ileri iki geri hatta bazen iki ileri dört geri olabilir. Küçük adımlar motivasyon getirir. Çünkü sinir sistemi çok yavaş çalışır, evren de çok yavaştır. O nedenle travma ile ilgili bir konuda arka arkaya yedi seans yapılmaz mesela...ara vererek yedi seans yapılır. O gün orada yapılan çalışmanın bir süre yerleşmesi beklenir. Tohum gibi. İyileşme de böyledir. Adımlar küçük olursa motivasyon büyük olur.
Travmatik bir olay karşısında baş etme mekanizmaları alt üst olmuş oluyor. Önce :
1- Çaresizlik 
ve 
2- Dehşet 
hissederiz. Bunlar travmanın özellikleridir.
Bunlar bizim benlik bütünlüğümüzü etkiler. Parçalarımızı toplamaya çalışırız. Baş etme mekanizmalarımız altüst olmuştur; çaresizlik ve dehşet içindeyizdir.
Beni benden başka kim ayağa kaldırabilir? Şu da bir hakikattir ki, benlik bütünlüğümü ancak kendim kotarabilirim… Şifacı, terapist, doktor, somatikci... vb ancak destek verebilir. O destek çekildiğinde ne olacak ? Demek ki o destekten yararlanıp benim kendimi buradan çıkartmam lazım. Önce yeniden kendi gücümü hatırlamam, benlik bütünlüğümü oluşturmam, güvenimi yeniden kazanmam gerekiyor. O nedenle çok yavaş olmam lazım. Kırılganım, yeniden ayağa kalkmaya çalışıyorum.
Eğer arkadaşlarınızdan destek alıyorsanız onun da yavaş, sakin ve anlayışlı olması gerekir. Neyi yapamadığınızı söylüyorsa bu yeniden travmatize olmanız demektir. Derhal oradan uzaklaşmayı gerektirir. Belki de hiç çözemeyeceksiniz ancak olayın olduğu zamanda sıkışıp / saplanıp kalınan o zaman ve mekandan çıkmanız gerekir.
Batı modeli bizi buraya sıkıştırıyor. Bul-çöz diyor. Doğu felsefesi ise öyle demiyor; “sen zamanda ileri doğru gitmeye başla, o vakti ve zamanı geldiğinde kendiliğinden çözülür. Bazen hayatın kendisi de çözer diyor.”
Kapitalist düzen sizin her zaman kendinizi eksik ve yetersiz hissetmeniz üzerine kuruludur. Daha fazla yiyecek, kıyafet, ...vb alarak iyileşmenizi söyler çünkü o duyguları kapatmak isteyeceğinizi bilir ve tüketim ile geçici rahatlama sağlar. Doğu Felsefesi ise; “şimdi çözmek zorunda değilsin, vakti geldiğinde çözersin” der. Örneğin: Travma sonrası için yapılan bir somatik deneyimde, bir kişideki duygular diğerini tetikledi diyelim. Bedenle yapılan çalışmalar, konuşma terapilerinden farklıdır, her an uyarılmaya veya kapanmaya geçilebilir. Kendimizde bunları takip etmek çok önemlidir. Özellikle somatik deneyimlemede travmanın ne olduğunu bilmemiz gerekmiyor. Somatik deneyimleme ile sinir sistemi üzerinde düzenlemeler yapılır. Bu birkaç seansta olur... ve yavaş hareketlerle yapılır.
Herkes birbirinin sinir sisteminden etkilenir. O nedenle günlük hayatta da kiminle birlikte olduğunuz çok önemli. Zorunlu olarak olumsuz bir kişi ile birlikte olacaksanız salınım yöntemi çok önemli. Önce kaynak seçmeniz lazım. Kaynak rastgele değil size olumlu gelen, bir şeyi hatırlatan kaynağı seçin. Bu bir obje ya da hayali bir imaj, anı da olabilir. O olumsuzluktan kaynağa gidin sonra yine oraya gelin. [ GİT- GEL ] bu bir salınım hareketi. Böylece o olumsuza girmiyorsunuz. Fiziki bir obje seçmek başlangıçta çok daha iyi. Sonrasında zihninizde de imajine edebilirsiniz. Şamanlar bu tip bir uygulamada hayali olarak koruyucu bir hayvan seçermiş.
Zorlayıcı insanlarla birlikte olduğunuzda oryantasyon ve kaynaklanma yapın. Negatif/olumsuz birisi ile birlikteyken masadaki çiçeğe, peçeteye vb… bakın-sonra kişiye dönün... ancak unutmayın ki, durumun farkındaysanız bunu yapabilirsiniz. Farkında değilseniz yapamazsınız.
Ben bütünün parçasıyım. Ben yoksam bütün eksik. Sen de yoksan bütün eksik. Bu bana da, sana da bazı sorumluluklar getiriyor. O bütünün içindeki etkileşimin bir parçasıyım. Başkalarının sinir sistemi beni etkiliyor. Demek ki benim de sinir sistemim diğerlerini etkiliyor. Demek ki ben de etrafa verdiğim etkilerden, enerjilerden sorumluyum.
Benim varoluşum kutsal, çünkü her birimiz kutsalız. Hepimiz, her şey kutsal varoluşun bir parçasıyız. Kuş, kedi kutsalım diye böbürlenmiyorsa ben de böbürlenmemeliyim. Üstelik ben onlara nazaran daha akıllı olduğuma göre sorumluluğum da var. Yani ben bu bütünün alelade bir parçası değilim.
Hepimizin birbirimize etkimiz var. Nasıl ki instagram' a girdiğimizde her sitede iz bırakıyorsak burada da bir başkasının sinir sisteminde iz bırakıyoruz. Madem ki bu gezegenin bir parçasıyım o zaman benim olumlu ve olumsuz nasıl bir katkım var ? Öncelikle gezegene olan katkım değil de, kendi küçük çevremde nasıl bir katkım var? Bazen yıkıcı, bazen yapıcı bir etki mi ? Daha fazla yapıcı? Ya da daha az yıkıcı mı? tersi mi ? Etkim, rolüm nasıl ?
Birinci derece yakınlarla ilişkide nasıl bir etki yaratıyorsunuz? Kapanmaya mı itiyorsunuz? Açılmaya mı? Çocuklarınız ve eşleriniz kendi kapasitelerini ortaya koyabiliyor mu ? Sizin yanınızda var oluşlarına bir alan bulabiliyorlar mı? yoksa varoluşunu kapatıyor mu? olduğundan farklı mı ortaya koyuyorlar? Bazen kapalı? Bazen açık mı? Yakın çevre veya iş yerimizdekiler nasıl?
Birbirimize gönderdiğimiz enerjilerle birbirimizin açılmasını veya kapanmasını sağlayabiliriz. Gönderdiğimiz enerji kendine bir alan bulur. Hoşgörü, kabul ediş yoksa olduğunuz gibi kabul görmeyeceğinizi hissedince kısmen açılabilir ya da kapanabilirsiniz.
Bize yapılanlardan şikayet ederken, biz başkasına ne yapıyoruz? Kendi mevcudiyetimle başkasının mevcudiyetini baskılıyor olabilirim. Bir başkasını baskıladığımızı fark etmemiz şaşırtıcı olmazdı. Bunun adı EGO’ dur. Fırsat bulduğumuz her an ego bunu yapar…
Yönetmeye çalışmayan hiç kimse yoktur. Karşımızdakini, kendimizden güçsüz bulduğumuz anda bunu yaparız. Bazen bir insanın belli bir yönünü baskılayabiliriz. Bizim yanımızda karşımızdaki insan mevcudiyetini olduğu gibi ortaya koyabiliyor mu? Ya da varlıksal kapasitesi kapanıyor mu? ya da bu kapasiteyi kısmı mi gösterebiliyor? Bunlar önemli konulardır.
Benim şu anki varoluş şeklim etrafıma nasıl bir enerji yayıyor? Huzur mu? Kaos mu ? Yapıcı mı? Yıkıcı mı? Ne kadar katkı sağlıyorum çevreme ?
Ego hep bir kontrol derdindedir. Ego canı yandığında can yakar. Köşeye sıkıştığında da can yakar. Köşeye sıkışınca saldırır. Oysa Bütün ile bir bağlantı yakaladığımızda Bütünün hayrını düşünürüz. Daha bilgece yanıtlar vermeye çalışır, egoyu geri çekeriz.
Kendinize şu soruyu sorabilirsiniz:

“EĞER HAYAT SİZİN ARACILIĞINIZLA DÜNYAYA BİR MESAJ VERMEK İSTESEYDİ O MESAJ NE OLURDU ?”

Alıntıdır.


Merhaba herkese, güzel bir hafta diliyorum sizlere. Şu bir kaç gün çok soğuktu, özellikle sabahları kırağı hiç eksik olmadı. Yarından itibaren düzeliyormuş inşallah. Erik ağacı yeşillendi, laleler geçti, sümbüller geçti maalesef, şimdi onların bahçeden temizlenmesi var.
Bahçe ot içinde temizlenmesi lazım önümüzdeki hafta inşallah, hem yürüyüşlere başlamayı hem temizliği düşünüyorum. 


Arkadaşımın oynadığı tiyatro vardı, oraya gittim. Ayın 4 ünde sanat müziği konseri var oraya gideceğim kısmetse. 2 si ve 3 nde de Trabzon günleri var, Kutsi ve Selçuk Balcı geliyor onlara da gitmeyi düşünüyorum.


Bahçe kedim, komşunun yatak odasında doğum yaptı, bebeler halen orada, hava soğuk olduğu için ellemiyoruz. Komşu ara sıra anneyi salıyor, çiş ihtiyacı için:)) bizim bahçeye geliyor, salamla besliyorum, hani kızım bebeler nerede? diye soruyorum, mav deyip komşunun eve dönüyor. 



İnsan, bağ kurduğu yerde iyileşir.
Çünkü insan zihni yalnız başına değil, ilişki içinde şekillenir.
En derin yaralarımız da çoğu zaman bir başkasıyla kurduğumuz ilişkilerde oluşur.
Ve tam da bu yüzden…
iyileşme de yine bir başkasıyla, bir bağın içinde başlar.
Ama bu bağ;
kendini kaybettiğin, tutunduğun, bağımlı olduğun bir yer değil…
kendin olarak var olabildiğin, görüldüğün ve hissedildiğin bir alandır.
Bazen bir ilişki,
bazen bir dostluk,
bazen de bir terapi süreci…
Gerçek temasın olduğu her yerde, insan biraz daha kendine yaklaşır.
Belki de mesele güçlü olmak değil, doğru yerde bağ kurabilmektir.
Sevgiyle var olun ve Sevgiyle iyileşin,
kendinizi önce kendiniz sevin,
bağ kurun kendinizle yeniden, içerde bir yerde bir masumiyet bekler sizi en saf hâliyle ,
O'nun için sarılın kendinize yeniden,
bir adım ile Aşkla kucaklayın kendinizi. 
🙏☕📚🌸🍀🦋🎻🎻🎶🎵💜


Naneler olunca, yeşil soğanda yetişince kuru fasulye bunlarla yapmak şart oldu.


Çiçekleri ekmeye başladık...


Kısa bir migros turu idi....


Sünbül yine baştan ayağa terlere batmış bir halde çıkageldi ve ilkbahar geldi diye haber getirdi.

Baki

Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene
Nevbahar irdi diyü verdi haberler sünbül...



Dışarıda koskoca bir dünya vardı, 
yürüdüm, kendimi aradım içinde. 
Yoktum...

İnci Aral


OKUDUKLARIM 2026/27 REMİL

11 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/27 REMİL

 


Meliha Yıldırım, bu kısa romanında, kocasının baskılarından usanmış Nesime’yi, Osmanlı’nın meşhur şairlerini, Zati ve Baki zamanının Beyazıt Meydanı’nı anlatıyor. Kadim İstanbul’u büyük başarıyla canlandıran Remil’i ve Meliha Yıldırım’ın güzel anlatımını seveceksiniz.
“Kaç gündür tasavvuru derin hislerle, onunla bağ kuruyordu. Sokağa bakan kafesli penceresinin önündeki alçak sedirini, üstündeki mor iplikli üzüm salkımlı kanaviçe örtüsünü, aynı kanaviçe işli köşe yastığını, rafa dizdiği billurlarını, Üsküdar tarzı rahibe işi perdesini görüyor ama onu göremiyordu.”

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Divan şairlerini tanımasakta, onların ara ara tercüme edilmiş dizelerini okumak güzeldi.

KİTAPTAN ALINTILAR;

Gönülsüz aşktan, gönülsüz gazel olur.
*****
Huzursuzluğa yardım etme. Söyleyeceklerini üç gün bekle, öyle söyle; yoksa ateşi körüklersin.
*****
Tatlı dilli olacağım diye uğraşma. Çekil kenara yok ol! Hayatın sırlı harflerine karşılık gelen sayıları çözemezsen aynı hatayı yapar durursun.
*****
Zaten insanın derdini açması zordu. Tanımadığına daha kolay açardı oysa.
*****
Ne zaman gönlüme sevgilinin yanağının hayali düşse, sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur.
*****
Sünbül yine baştan ayağa terlere batmış bir halde çıkageldi ve ilkbahar geldi diye haber getirdi.

Baki

Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene
Nevbahar irdi diyü verdi haberler sünbül...
*****
Bilgili bir şahsın, az bilenden farkı olmayacaksa ne lüzumu var onca çabanın.
*****
İyi söz söylemenin kurallarını sadece sözün niteliklerinde değil, güzel ve uygun söz söyleme sanatını, düşüncenin doğuş ve anlaşılma şartları içinde arardı.
*****
Aynı kanaldan bakmak için niyet önemlidir.
*****
Aşık olurken bile acele etmeyeceksin.
*****
Kâmil bir insanın delili var mıydı? Belki de acı çeken, öyle yaşayandı. Sonuçta kimi hep ağlıyor, kimi hep gülüyordu bu evrende.
*****
Gül hep gülse, bülbül de ağlasa buna şaşılmaz. Çünkü ezelde kimine gül kimine ağla diye takdir edilmiş.
*****
Aşkın yaktığı kalplerin, yıktığı hayatlardan pay aldığını erken tecrübe ettiği için terbiye olmuştu.
*****
İzdivaçta en mühimi muhabbettir, bir hanım için. Âdemi karıştırmayalım. Onun ne yapacağı belli olmaz.
*****
Göz yaşı incilerimi mektupla ona arz ettim; can ipi de o inci yağdıran mektuba sarıldı.

Baki
*****
İlacın yoksa insanlara sonunda zehir verme, yani dost olamıyorsan bari düşman olma.
*****
Aşk olmadan gazel olur mu?
*****
Gönül erinin, en güzel tabiatı aşktır!
*****
Ey Yahya, erenler gibi bela yolunun içinde doğru yolu bul ki, ölümsüzlük çölündeki Kerbela geçidinden rahat geçsin.