HAYAT BAZEN EN ÇOK KIRILDIĞIMIZ YERDEN YENİDEN BAŞLAMA CESARETİ İSTER

03 Mayıs 2026

HAYAT BAZEN EN ÇOK KIRILDIĞIMIZ YERDEN YENİDEN BAŞLAMA CESARETİ İSTER

 


GEÇMİŞİ GEÇMİŞTE BIRAKALIM!...

“Seçmiş olduğunuz ve karar verdiğini şeylerin bedelini siz ödersiniz, size akıl verenler değil!... “                                                  
T.S. Eliot

Bizler Kendi yaşamlarımızın yaratıcıları, simyacıları, var edicileriyiz. Bize emanet edilen bu yaşamı ve bedeni en iyi şekilde değerlendirmek bir insanlık vazifesi çünkü insanın yaratıcı bir yanı vardır anlam yaratır, duyguları, hayalleri yani imajine etme yeteneği vardır. Yaşamındaki olaylara imajlar ekler, yorumlar yapar, metaforlarla anlar, mecazlar ekler. İnsan olarak kendimizi hafife almayalım. Bugün bu kadarını yapabiliyoruz ama yarınlarda daha büyük yaratımlara aktif olarak katılma şansımız var. Bu yaradılışımızın büyük mucizesi ve hediyesi… Yaratan öyle donanımlı yaratmış ki bizleri… Geçmişte yaşanan birkaç acıyla zaman kaybetmeye gerek yok, daima ileriye doğru, yeni hedeflere doğru ilerlemek mukadderinde olan ‘Tanrısal Varlıklarız’ ama henüz kendimizi tanımadığımız için kendi kıymetimizi de bilmiyoruz.
Geçmişi geçmişte bırakalım… Bir akışta deniyor ki:
“Her birinizin kendi kapılarını açmaya çalıştığı bir dönemdesiniz… 
Hepiniz kendi kapılarınızı zorluyorsunuz, kapı açıldığında aslında o kapının bir tane olduğunu fark edeceksiniz. 
Evet ! Önünüzde her birinizin birer kapısı var ama aslında o kapı bir tane ve o kapıdan geçtiğinizde aslında bir olduğunuzu bir bütünün sadece parçaları olduğunuzu daha iyi idrak edebileceksiniz. 
Sizler yolunuza açmanız gereken KAPINIZA bakınız. 
Ayaklarınız kendi yolunuzda mı muhakkak kontrol ediniz. 
Bu dönem biraz daha sıçrama yapmak için muazzam bir dönemdir. 
Kendinizde neyi geliştirip neyi törpülemeniz gerekiyorsa yaşamınız doğrultusunda çeşitli organizasyonlarla bu ihtiyacınız karşılanıyor ve karşılanacaktır. Bundan dolayı sevinç duyunuz. 
Ruhsal Dünyanın sınavları hep çok çetin yolu ise hep taşlıdır. Şunu sakın unutmayınız sizlere hiçbir şey vadetmedik sizler almaya değil vermeye geldiniz. İhtiyaçlarınızın asgarisi her zaman karşılandı ve karşılanacaktır. 
Sizler özellikle son dönemde daha da basınç uygulanacak olan gezegeninize ve olaylara bakmayı bırakınız. 
Kendinize ve yolunuza bakınız !...
Her şeyin ama her şeyin Ruhsal Yönetim Sistemlerinin kontrolü ile yapıldığını sakın unutmayınız. 
Sakin kalınız, sabırlı olunuz, sebat ediniz. 
Kendi alanınızdan dışarı çıkmayınız. 
Gün içinde bilgilerinizi olabildiğince uygulama gayreti içinde olunuz. 
Uygulama çok çok önemli bir husustur aman bunu gözden kaçırmayın. Yoksa o bilgi kuş olur uçar ya da deforme olur. 
Uygulama yapıldığında aynı zamanda anda kalma da idraklerinize yerleşmiş olur. 
Geçiş dönemleri her zaman zor olmuştur ama iyi niyetli, samimi ve dürüstseniz her zaman yardım alırsınız. 
Olabildiğince çalışma yapınız, dar kapıdan geçmek elbette kolay değil  Rehberlerinizden dua ile destek alınız. 
Zihinlerinizin karışmasına izin vermeyiniz. 
Enerjinizin ya da titreşiminizin düştüğünü hissettiğinizde hem rehberinizden hem de birbirinizden destek almaktan çekinmeyiniz. 
Kendi üzerinizde  çalışmalar yapınız ve uygulayınız, çok çalışarak çokça uygulama yapınız ki bilgi pekişsin iyice sindirilsin işte o zaman sırtınızı hiçbir şey yere getiremez. 
Sonra önünüzde yeni uygulamalar açılacaktır. 
Tüm bunların sonunda önemli olan tüm içtenliğiniz, samimiyetiniz ve dürüstlüğünüze bu alanda durabilmenizdir. 
Ne mutlu ki hala durabiliyorsunuz.”                                ☆ akış☆
Geçmişimizde bize olan her şeyin bilinçaltımızda bir kaydı bir de bir yorumu vardır. Bizler yaşamla, deneyimlediğimiz mutlu ve acılı anların içsel değerlendirmelerini temel alarak bağlantı kurarız. Bu ise insanı yanıltmaya çok uygun durumlar yaratır, çünkü yaşamımızın olaylarına yüklediğimiz anlam, erken çocukluk dönemimizde içine doğduğumuz ortamın mevcut algılarıdır ve bu anılar hatırlanırken veya ele alınırken her zaman objektif olunmaz, subjektif yorumlar da ne kadar doğrudur o da ayrı bir inceleme konusudur. İnsan bazen anıları ile kendi kendini aldatabilir, hatta kandırabilir.
Eski anılara, çocukluğumuza, oradaki acılarımıza ya da sevinçlerimize takılıp kaldığımız için gerçeği hayali olanla karıştırma tehlikesi içine gireriz ve yaşamımızda olan olaylara tamamen yanlış bir anlam yükleyebilir, bugünü yaşayamaz hale de gelebiliriz. Hep o geçmişteki anıları canlandırma çabası, bugünde ve anda kalmamıza engel olur. Bu hem pozitif hem de negatif anılar için de geçerlidir.
Diğer yandan, hepimizin içine yerleştirilmiş bir “sezgi merkezi” bulunur. Sezgilerimiz bizlere, ilişkilerde veya olaylarda bizim için tehlikeli olabilecek olandan  korumak için adeta bir koruyucu rehber gibi hizmet eder. İnsan varlıklarının içsel çalışmaları çok karmaşıktır. Bizler karmaşık varlıklarız çünkü insan bedeninde yaşayan ruhsal varlıklarız. Sezgi merkezimizin doğru çalışması için de içsel arınma ve kendini anlamaya çalışma uygulamaları gerekir.
İnsanın içsel manzaralarının gizemlerini açığa çıkarmak için derin düşünce, meditasyonla derinleri araştırma yetisine doğuştan sahiptir ama bunun farkında değildir çünkü bu konuda eğitim almamıştır. Günümüz kısıtlı eğitim sistemleri insan doğasının, DDA adını verdiğimiz beş duyunun dışına taşan yönü hakkında hiç bilgi vermemektedir.
Hepimiz bir şekilde zarar gördük. Hepimiz ailelerimizde, okulumuzda, işyerimizde veya ait olduğumuz başka bir enstitüde sosyal adaletsizliğe uğradık. Ve tüm bunlara rağmen pek çoklarımız yeniden yaşamayı ve sevmeyi öğrendik. İyileştirmeyi, affetmeyi, terk etmeyi, anlamayı, kabul etmeyi de öğrendik ya da öğrenme yolundayız.
Bizler değerli, sevilmeye layık  insan varlıklarıyız. Her birimiz anlam yaratanlarız. Kendimizde saklı yaşam öykülerimize ve geçmiş anılarımıza yeniden bir bakma ve önemli olanı araştırma, yüzleşme ve nazikçe o değerli anıları hak ettikleri yere gönderme cesareti bulacak kadar da güçlüyüz. Yeter ki bu gücü harekete geçirmek isteyelim… 
Şu anda günlük yaşamımızdaki ilişkilerimize, karşımıza çıkan insanlara ve fırsatlara ruhumuzda bir ışık ya da minicik bir mum yakma fırsatı verelim. Birbirimizin elini tutmak imkanı veren şartlar varsa asıl onları değerlendirelim. Her şey insanla güzel, insanla değerli ve insana yardım etmenin, bir yardım ve hizmet çemberi içinde çocuksu bir neşe ile yaşamanın tadı hiçbir yerde yok… Yaşam biçimimize hakiki bir anlam yükleyelim, fayda üreten insanlar haline gelelim ki iyileşme gerçekleşsin ve bu yaşam gerçek olsun, heba olup gitmesin… 
“Kendini gerçekleştirmek için başkalarından medet ummamalısın.”
                                                                           
 Zen Ustaları/Wumen Huikai



Hepinize merhaba, güzel bir hafta diliyorum. Buralar ve ben aynıyız değişen bir şey yok. Evle pazar arasında mekik dokuyorum. Bu hafta Karadeniz şenliği vardı, sanatçılar gelip konser verdi, ben tabii ki yine gidemedim, mesela dün akşam Selçuk balcı vardı, severim kendisini. Bu akşamda Kutsi vardı. Allahtan yarın akşam arkadaşların sanat müziği konseri var ona gidebileceğim:))
Annem bahçenin otunu temizledi, kazmaya başladı yavaş yavaş. Köyden gübre gelmişti onu yaydı bahçeye ilk önce, bir şey ekemeyeceğiz ama yine de olsun. Çapalar bu arada bileğlensin istiyorlar. 
Egzamam azdı doktora çıkmak zorunda kaldım, vitamin değerlerine bakalım dedi, hepsi yerlerde bu değerlerin. Annem bu kiloya vitamin nasıl eksik olur diyor:)))


Çiçek mevsimi açıldığından bu yana çiçeklerle aşk yaşıyoruz. Bunları sergi komşum Saadet abla seçti bana...



Kendini eleştiremeyen insanlar size yeni yönünüzü bulmanız için yardım ederler.
 Dinlemeyi reddetmek gibi hissettiren şey aslında sorumluluğu kabul etmekteki yetersizlik olduğu gibi; suç atma, yargılama veya kişiliğinize şahsi saldırıda bulunma ya da kişisel reddetme anları  sizi bir sonraki heyecan verici sahneye yönlendiren Evrenin kendisidir aslında. Sizi derinden anlamaya ve sevmeye çalışanlar bir karşılıklı etkileşim sırasında herhangi bir noktada bir şeyleri ispatlamanızı beklemezler ya da kontrol etmeye çalışmazlar. Dolayısıyla, en büyük çatışmaları yaşadığınız insanlar aslında size şunu söylemektedirler: “Lütfen parlaklığınızla benim dikkatimi dağıtmayın, ben kendim gibi olarak yeterince meşgulüm zaten”. Aynı mekanı kullanmak zorunda olduğunuz kişiler için söz konusu olsa bile anahtar; meselelere eğilmek ve kötü niyetli bir davranışla karşılaştığınızda uygun sınırları koyduğunuzdan emin olmaktır. Bu, eylem halindeki şefkatin sertçe bir nezaketidir.

ALINTIDIR 



Kısa bir alışveriş



Aslında ben seni olduğun gibi kabul ederim de;
"Sen olmamışsın." sıkıntı orada.

Nejat İşler


İnsan ait olduğu yere kavuşunca,
Suya kavuşmuş gibi oluyor.
Bitiyor kuraklıkları.
Sonrası hep ilkbahar...

🍂🌸Seçil Oğuz🌸🍂
☕️🖤🤍💫


Kütüphane günleri


Bahçenin ilk hasadı toplandı, yıkandı, suları süzüldü, gazete kağıdında ayıklanan yapraklar kuruyacak inşallah.


Bu benim tombalak kedim, geçen yazımda annesinin (minnoş) yeni bebelerini göstermiştim size. Tombalak bu ocaklığın içinde dünyaya merhaba dedi, minnoş biraz burada büyüttü onu. Tombalak ta aynı ocakta 5 bebe dünyaya getirdi, bebeler ile birlikte orada yaşıyor şu an. Annem kızı anasından hızlı çıktı diyor:))


Leylaklarını anlatıyorum
Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün
Onu saçlarından topladığın belli
Bir leylak bahçesisin karşımda
Böyle kucağında kalsa daha iyi
Bir vazoya bırakıp gidiyorsun
sen gidiyorsun leylaklar kalıyor mu sanki
Önce renkleri gidiyor arkandan
Nesi varsa gidiyor soyunarak
Her vazoya baktıkça karşımdasın ne tuhaf
Her kokladıkça dönüp geliyorsun
Düşünceler gibi filizleniyorsun gün geçtikçe
Yaprak yaprak gelişiyorsun
Leylak leylak bakıyorsun gözlerimin içine
Ölümsüz bir mevsim oluyorsun. 

Rıfat Ilgaz



OKUDUKLARIM 2026/30 ALEVİ YOLUNDA ERKAN

01 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM 2026/30 ALEVİ YOLUNDA ERKAN

 


Diyarbakır bölgesinde yaşayan Aleviler, daha önceki yerleşim alanları olan Musul, Kerkük ve Horasan bölgelerinden 1550-1580’li yıllarda Dicle nehri boyunu takip ederek yeni yerleşim yerleri olan Diyarbakır’a göç etmişlerdir. İlk zamanlarda Dicle Nehri kıyısında toplam 360 tane Kızılbaş Alevi Türkmen köyü mevcutken Alevi köylerine karşı yapılan çeşitli baskılar sonucunda birçok köyün halkı ya asimile olmuş ya da başka vilayetlere göç etmiştir.

Elinizdeki Erkânname, Diyarbakır’ın Kadıköy, Şarabi, Seyit Hasan, Türkmenhacı, Ulutürk, Şükürlü köylerinde ve Bismil ilçesinde hala devam eden Alevî erkânının, İmam Zeynel Abidin süreği esas alınarak hazırlanmıştır. Farklılıklarına rağmen Anadolu’nun her yanında uygulana gelen bu erkânlar, Aleviliğin temel inançları olan tevhid, adalet, nübüvvet, imamet ve ahiret inançlarını ve yolun kurallarını günümüze taşıyan temel direkler olmuştur.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCEM;

Birkaç kitap daha okumam lazım bu kültür ile ilgili.

KİTAPTAN ALINTILAR;

Mürşit olabilmek için 12 imamın birinin soyundan olması gerekir.
*****
Kendini Alevi gören bir kişi 4 kapı (şeriat, tarikat, marifet ve hakikattir) 40 makam üzerine amel etmelidir.
*****
Cemevine giriş koşulları ;

1- Tevella ve Teberraya uymak (Ehlibeytin dostuna dost, düşmanına düşman olmak)
2- Düşkün olmamak (toplum nezdinde yüz kızartıcı suç işlememek)
3- İkrarlı olmak
4- Özü, gönlü temiz olmak (içinde kin, nefret, garez, fesatlık bulundurmamak.)
*****
Erkanda tığlanan kurbanlar:

Tosun: Âdem peygamberin kurbanıdır.
Koç: İsmail peygamberin kurbanıdır.
Horoz: Cebrail aleyhisselamın kurbanıdır.
Camış/manda: Şuayip peygamberin kurbanıdır.

Yöre cemlerinde genelde bu kurbanlar kesilir.
*****
İnsan dünyaya geldiği anda, dini veya inancı ile doğmaz. Din tercih edilir. Kişi, inancına en uygun sistem ne ise onu tercih eder. Tercih edilen inancın da kendine ait belli kuralları, yasaları olur. Alevi inancının da ilk kuralı "ikrar vermek" ve "yol" a bağlanmaktır.
İkrar; söz vermek, iman etmek, bağlılık yemini etmek, demektir. Bir yola girildiğinde verilen söz ve yemindir.
*****
4 kapı ve her kapının abdesti;

Şeriat kapısı: (dış beden) abdesti; su ile olur.
Tarikat kapısı (derinin altındaki damar) abdesti; ikrar ile olur.
Marifet kapısı (damarın içindeki kan) abdesti; nefsi bilmek ile olur.
Hakikat kapısı (kalp, gönül) abdesti; gönül temizliği
*****
Aldığınız var ise verin, döktüğünüz var ise doldurun, yıktığınız var ise kaldırın, ağlattığınız var ise güldürün.
*****
Düşkünlük, inanç esaslarımızın (eline, diline, beline sahip olmak) dışına çıkarak, işlemiş oldukları suçlardan ve yapmış oldukları hatalardan dolayı, toplumdan uzaklaştırılma halidir.
*****
Her hatanın bir tövbesi, her tövbenin bir affı vardır.
*****
Günahsız geçen her sevinçli gün bayramdır.
Hz. Ali
*****
Niyetler amellere göre şekillenir.
*****




OKUDUKLARIM 2026/32 KÜÇÜK BİR MESELE

30 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/32 KÜÇÜK BİR MESELE

 


Hayat, başımıza gelen öykülerin ta kendisi! Kafede, üniversitede, evde, takside, plajda başımıza geliverenleri, ince ayrıntılar ve sahici karakterlerle resmeden, yaşamın türlü sokaklarına girip çıkan öyküler… Edebiyatımızın ödüllü yazarlarından Neslihan Önderoğlu, gençlerin dünyasından yansıyan öyküler anlatıyor. ON8 Blog’daki sevilen köşesi Cin Atı’nda biriktirdiği öykülere yenilerini de ekleyen yazar, genç duyguları, gençlikte yaşananları özgün üslubuyla okura fısıldıyor.

Tatile çıkanlar, kendi yolunu çizenler, kalbi kırıklar, eve dönenler, âşıklar, seçmediği bir hayatı yaşamak zorunda kalanlar, macera peşinde koşanlar, hayal kırıklığıyla tanışanlar, aile işinde çalışanlar, umut edenler, dünyayı önemseyenler, kendi içine dönükler, terk edilenler, bekleyenler, hayalperestler, kabullenenler, inat edenler... Yaşamın türlü sokaklarına girip çıkan 27 öykü.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Yazar, çok iyi bir anlatıcı. Öykülerin tümünde tema *yalnızlık*.
Kimi hikayeler içimizden olacak kadar sıradan, kimileri ise yok artık dedirtecek derece ilgi çekiciydi

KİTAPTAN ALINTILAR;

Bir insan aynı zamanda pek çok insandır. Eğer içindeki farklı insanlara ulaşıp onlarla vakit geçirmeyi öğrenebilirsen, yalnızlığı seversin. Yoksa yalnızlık katlanılmaz bir hale gelir.
*****
Başkalarıyla paylaşıldıkça değer kazanan anlar da, tek başına değerli olanlarda vardı.
*****
Doğruyu söyleyene bir şey olmaz.
*****
Bazen öyledir, insan ağzından çıkanı geri alamaz.
*****
İnsan kendi adımlarını susturamaz.
*****
Dış görünüşünü değiştirmekten daha zor bir şey insanın içini değiştirebilmesi.
*****
Diğerleri tarafından kusur sayılacak şeylerle doğmak, kazara o kusurları edinmekten daha mı kolaydı acaba? Daha mı kolay kabulleniyordu insan?
*****
Bir diğerinin mutluluğu ve iyimserliği neden bu denli ağır gelirdi ki öbürüne.
*****

OKUDUKLARIM 2026/31 ALLAH HER YERDE

29 Nisan 2026

OKUDUKLARIM 2026/31 ALLAH HER YERDE

 


Tarihin kaydettiği en büyük İslam âlimlerinden biri hiç şüphesiz İmam Gazalî’dir. Selçukluların son döneminde yaşayan Gazalî, geride bıraktığı yüzlerce eser ile gerek İslam âleminde, gerekse insanlık âleminde çok derin izler bıraktı ve bırakmaya devam ediyor.
Çok iyi bir kelamcı, derin bir felsefeci, öncü bir mantıkçı, müçtehit bir fıkıhçı, mümtaz bir tasavvufçuydu. İslam âlimlerince kendisine “Hüccetü’l-İslam” yani, “İslam’ın delili” denildi. Her asırda bir müçtehidin geleceğini bildiren hadisten hareketle, yaşadığı asrın müçtehidi olarak kabul edildi.
“Mişkatu’l-Envar” isimli eserinin tercümesi olan bu kitap, Gazalî’nin tasavvufi eserlerinden biridir ve ömrünün sonlarına doğru telif etmiştir. Esas olarak, Nur sûresinin 35. âyeti olan “Allah göklerin ve yerin nurudur.” âyetinin yorumudur. Sadece mealine bakmakla, hatta bazı tefsirlere müracaatla bu âyetin ne demek istediğini anlamak gerçekten zordur. Gazalî, “Mişkatu’l-Envar”ında bu âyetle ilgili yorumuyla muhataplarının ufkunu açmaktadır.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Kısa fakat etkileyici bir kitaptı. Ömrünün sonlarına doğru yazılmış.
Okuyucuyu da konuya dahil eden bu güzel eserden faydalanacağınızı umarım.

KİTAPTAN ALINTILAR;

Hür insanların kalpleri sırların kabirleridir.
*****
Allah'ın en yüce -en ileri nur olduğu yazılıdır.
*****

Allah'ın öyle melekleri vardır ki, insanların amellerini onlardan daha iyi bilirler.

*****
Her hakkın bir hakikatı vardır.
*****
Nereye yönelseniz orada Allah'ın vechi vardır. Öyleyse O'ndan başka İlah yok. Çünkü İlah, yüzlerin ibadette kendine yöneldiği şeyden ibarettir.
*****
Basiret sahipleri, gördükleri her şeyle beraber Allah’ı gördüler. Bazen de buna kimisi şu ilavede bulundu: “Gördüğüm her şeyde önce Allah’ı gördüm.”
*****
Bir şey haddi aştığında zıddına inikas eder.
*****
İlim imanın fevkindedir, zevk ise ilmin fevkindedir. Zevk vicdana aittir, ilim bir kıyastır. İman ise, mücerred taklit ile bir kabuldür.
*****
Önce duyular devreye girer. Bunlar hayale bir hazırlık gibidir. Çünkü hayale ait bir şey, ancak duyulardan sonra olur. Akli ve fikri olanlar da o ikisinden sonra gerçekleşir.
*****
Bir şeyi sevmek, insanı kör ve sağır eder.
*****
Gadap aklın cadısıdır. Çoğu kere gadap şehevata galip gelir. Gadap heyecana gelince şehevatı dağıtır. Arzu edilen lezzetleri unutturur. Şehvet ise heyecana gelmiş gadaba asla direnemez.
*****
Allah kime bir nur vermemişse, artık onun için hiçbir nur yoktur.
*****
Dirheme tapan helak oldu! Dinara tapan helak oldu!
*****
Altın ve gümüş iki taştır, bizzat fayda vermezler. Onlara ihtiyaç görülmediğinde ve harcamadığında çakıl taşları olurlar. Çakıl taşları da onlar mesabesinde...
*****
Göz nihayetsiz olanı göremez. Çünkü o, maddenin sıfatlarını görür. Madde ise, ancak sonlu olarak tasavvur edilir.
*****
İmanın, ilmin ve marifetin de birer nur olduğundan şüphe yoktur. Çünkü, küfür karanlığıyla her şey zulümat içinde görülürken, iman nuruyla kainat nurlanır, munis bir şekil alır. Keza, cehalet karanlığıyla bir kitaba bakan kişi hiçbir manaya muhatap olamazken, ilim nuruyla bakınca, o kitabı baştan sona engin ve zengin manalarla dopdolu görür.
*****
Bir şey birisine görülürken bir başkasından gizlenebilir.
*****
İnsan, hiçbir şey bilmez bir vaziyette dünyaya gelir. Fakat, kendisinde adeta sonsuza açılan bir bilgi kapasitesi vardır. İnsan, bu kapasitesini kullanmakla, öğrenme kabiliyetini geliştirir. Ayna ne derece parlaksa, mukabilindeki şeyleri o derece net yansıtır. Akıl da ne derece keskinse, eşyanın hakikatlerine o derece nüfûz eder.
*****
Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? 
Fussilet Sûresi, 41:53.
******
Her şey için iki cihat vardır: 
1- Nefsine bakan 
2- Rabbine bakan
*****
Hz.Peygamberin as. duası ile

Ey nurların nuru Ey her nurdan önce gelen Ey her nurdan sonra yine var olan Seni bütün noksanlardan tenzih ederim El - aman el - aman ! Bizi cehennem ateşinden koru! (Amin) 

ÖNEMLİ OLAN ŞEY BAKTIĞIN ŞEY DEĞİL, BAKTIĞIN ŞEYİN SENDE UYANDIRDIĞI.(İSTANBUL HATIRASI)

26 Nisan 2026

ÖNEMLİ OLAN ŞEY BAKTIĞIN ŞEY DEĞİL, BAKTIĞIN ŞEYİN SENDE UYANDIRDIĞI.(İSTANBUL HATIRASI)

 


Yıllardır televizyonun camına bir tür “şiddet cilası” çekildi. Parlatıldı, paketlendi, müzikle süslendi; kötülük karizma, suç “tarz”, mafya “duruş” diye pazarlandı. 
Sonra da evlerimizin en görünür yerine konan o ekran, her akşam aynı masalı fısıldadı: “Güç, merhametten büyüktür. Hukuk, pazarlık konusudur. Silah, saygı getirir. Korku, itibar üretir.”
Şimdi dönüp soralım: Bu masalın bedelini kim ödüyor?
Çocukların gözünde dünya, izledikleriyle kuruluyor. 
Bir çocuğa sürekli “haklı olan değil, güçlü olan kazanır” diye anlatırsanız; bir süre sonra hak aramayı değil, güç toplamayı öğrenir.
“Adalet” yerine “intikam” kelimesi yerleşir. “Söz” yerine “silah” geçer. Ve en acısı: Vicdan, “zayıflık” gibi gösterilir.
İnsan, neyle beslenirse ona benzer. Korkuyu eğlenceye, suçu kahramanlığa, kabalığı çekiciliğe çeviren her içerik; toplumun ruhundan bir parça eksiltir.
Burada kimseye kolay kahramanlık satmıyorum. 
Elbette şiddetin tek sebebi dizi değildir. Yoksulluk var, öfke var, aile içi kırılmalar var, okulun yetersiz kaldığı yerler var, akran zorbalığı var. 
Ama televizyonun ve dijital ekranların şu suçu inkâr edilemez: Şiddeti normalleştiriyor.
Bunu “sanat” diye savunanlara da bir şey söylemek lazım. 
Sanat, gerçeği gösterebilir; ama gerçeği parlatmak zorunda değildir. 
Mafyayı anlatmak başka, mafyayı özenilecek bir vitrine koymak başkadır. 
Uyuşturucuyu eleştirmek başka, uyuşturucu dünyasını “havalı bir hayat” gibi sunmak başka. 
Kamera, bazen bir büyücü değneğidir: Dokunduğunu ya çirkinleştirir ya güzelleştirir. Biz yıllardır çirkini güzelleştiren bir değneğe maruz kalıyoruz.
Bir de şu var: Bu diziler yalnızca suç üretmiyor; duygu yönetimi öğretiyor.
Öfkenin nasıl büyütüleceğini, hakaretin nasıl “replik” yapılacağını, kadının nasıl “nesneleştirileceğini”, erkeğin nasıl “duygusuz heykel” gibi dolaşacağını, gücün nasıl teşhir edileceğini öğretiyor. 
Ve sonra şaşırıyoruz: Dil sertleşiyor, empati azalıyor, merhamet utanılacak bir şey gibi görülüyor.
Ama mesele sadece diziler de değil. 
Ekranın bir başka yüzü daha var: “ciddi haber” diye açtığımız kanallarda bile üçüncü sayfa, neredeyse bir gösteriye dönüştürülüyor. 
Cinayetler, saldırılar, istismarlar; “son dakika” ambalajıyla ballandıra ballandıra anlatılıyor. 
Suça karışanların yargı önündeki beyanları, hangi cümleyle nasıl indirim aldığı, hangi boşluktan sıyrıldığı, hangi “iyi hâl” taktiğinin işe yaradığı… 
Bunlar birer haber gibi değil, bazen farkında olmadan birer kılavuz gibi sunuluyor.
Ekranda tekrar tekrar dönen görüntüler, tekrar tekrar okunan ifadeler, tekrar tekrar “detay” diye servis edilen yöntemler… 
İnsan zihni böyle çalışır: Tekrar, alışkanlık üretir. Alışkanlık, normalleştirir. Normalleşen şey ise günün birinde “denenebilir” hale gelir. 
Hele ki genç bir zihin, kimlik ararken ve öfkesini yönetmeyi öğrenememişken; bu tür yayınlar, suçu “düşünülebilir bir seçenek” gibi yaklaştırır. 
Biz buna “kötülüğün sıradanlaşması” deriz; kötülük, bağırmadan da büyür. Ekranın içine sızar, sonra hayatın içine.
Sonra bir başka acı tablo: İnsanlar, “nasıl olsa üç-beş ay yatar çıkar” duygusuna itiliyor. 
Ceza adaletinin caydırıcılığı zayıfladığında, suç bir bakıma “hesaplanabilir risk” gibi görülmeye başlanıyor. 
Böyle bir iklimde çeteler de kolay filizlenir: Birkaç kişinin “kolay kurtulma” hikâyesi, yeni heveslerin mayası olur. 
Bir toplumda gençler, “emeğin merdiveni” yerine “kestirme yolun efsanesi” ile büyütülürse; çete, sadece sokakta değil, zihinde de kurulur.
Burada yine altını çizeyim: Ben yargıya dair teknik tartışmaların içine girip hamasi konuşmak istemem. 
Ama şunu çok net söyleyebilirim: Medyanın sorumluluğu, sadece olanı anlatmak değil; olanı anlatırken nasıl bir dünya kurduğunu bilmektir. 
Suçlunun savunmasını “drama” gibi sunmak, mağdurun acısını “reyting” gibi işlemek, cinayetin ayrıntısını “merak” diye pazarlamak; bu toplumun ruhuna ihanettir. 
Haber, kamu yararına hizmet eder. Merak ve korku sömürüsüne değil.
O yüzden açık konuşalım:
Reyting uğruna şiddeti “prime-time”a taşıyanlar, suçun pazarlamasına ortak oluyor. 
“Herkes izliyor” bahanesi, vicdanı temize çıkarmaz. “Talep var” bahanesi de kurtarmaz. 
Çünkü talebi siz büyüttünüz. Aynı yemeği her gün masaya koyarsanız, çocuk başka tat bilmez.
Buradan bir çağrı yapalım; slogan değil, insan gibi konuşalım:
Mafya ve benzeri suç odaklı diziler; şiddeti özendirici, suçu parlatıcı, hukuksuzluğu “çözüm” gibi gösteren diliyle yayından kaldırılmalı ya da en azından sıkı ölçütlere bağlanmalı.
Haber bültenlerinde üçüncü sayfa anlatımı; yöntem, taktik, “nasıl kurtuldu” detayı, tekrar eden kanlı görüntüler ve suçun pornografisine dönüşen sunumdan arındırılmalı. 
“Kamu yararı” adı altında suçun vitrine konmasına izin verilmemeli.
Yayıncı kuruluşlar, “gençleri koruma”yı bir reklam metni gibi değil, bir vicdan borcu gibi ele almalı.
RTÜK ve ilgili kurumlar, cezayı yalnızca “kural ihlali” için değil; şiddet romantizasyonu ve suçun öğretici biçimde sunulması için de ciddiye almalı.
Reklam verenler, “ben sadece işime bakarım” diyerek elini yıkamamalı. Para, nereye aktığını bilmek zorundadır.
İzleyici olarak biz de “benim izlememle ne değişecek” demeyi bırakmalıyız. Bir damla damlayı doğurur; reyting dediğin, topluca yapılan bir tercihtir.
Şunu unutmayalım: Biz kimseyi bir gecede değiştiremeyiz. Ama bir ülkenin ekranını değiştirmek, bir ülkenin dilini yumuşatır. 
Dil yumuşarsa, öfke biraz çözülür. 
Öfke çözülürse, şiddet biraz geri çekilir. Ve bir gencin elinde silah değil, umut tutma ihtimali artar.
ARTIK YETER!..
Gençlerimiz “kahramanlık” diye kabadayılığı, “güç” diye zulmü, “saygı” diye korkutmayı öğrenmesin. 
Televizyon, bir milletin akşam sohbetidir. O sohbetin içinde kan, uyuşturucu, zorbalık, kadın düşmanlığı, hukuksuzluk bu kadar “normal” dolaşmasın. 
Haber, acıyı yarıştıran bir arena olmasın. Adalet, “açık veren sistemden nasıl sıyrılırım” dersi gibi anlatılmasın.
Benim dileğim basit: Ekranlar, hayatı çoğaltsın; ölümü değil.
İnsanlığımızı büyütsün; kötülüğü değil.
Ve bu, kampanya konusu olacak kadar ciddi bir meseledir. 
Çünkü bugün bir dizi sahnesi “eğlence” diye geçer; yarın o sahnenin kopyası bir okulun önünde, bir sokak köşesinde karşımıza “haber” diye çıkar.
İzlediğimiz şey, sonunda bizi izler.
İzlediğimiz şey, sonunda bize benzer.

Ertan Yurderi (~ kocayurek) - 19.01.2026

ALINTIDIR..

Tüm ölmüş öğrenci ve öğretmenlere Allah rahmet eylesin.


Çevrendeki insanlar susacağı,
konuşacağı ve duracağı yeri bilmiyorlarsa; sen fazla adım atmışsındır onlara…
Biraz geri çekil.

(Ts Eliot)


Senenin ilk leylağını gördüm ana sağlığa giderken, bizimkiler hala tomurcukta...


Her sene aynı yerde çektiğim mor salkım resmi, hatta geçen sene bizim leylaklar bile açmış o yazımda:))




Kitaptan alıntılar...


1947 basımı bir adabı muaşeret kitabı, elim hemen idareci ile elemanı sayfasına gitti...





Pazarda hindi salamı yiyince tüm gün çuvallar üstünde horladı:))



Televizyonu, kitaplığından büyük olan biriyle asla tartışmayın !...

Emilia Clarke


yaşta yazmışım, yaz da olacak:))


Gül sardunya imiş...

☕️🖤🤍💫

Seneca’ya göre insanlar mutsuz olduklarında çözümü yer değiştirmekte arar; yeni bir şehir, yeni bir iş ya da yeni bir hayat… Oysa bu, çoğu zaman nafile bir çabadır. Çünkü insan nereye giderse gitsin, kendi iç dünyasını da beraberinde taşır.
 Sorun dış koşullarda değil, zihnin düzenindedir. İçsel karmaşasını çözemeyen biri, dünyanın herhangi bir yerinde huzur bulamaz. 
Seneca, gerçek özgürlüğün içsel dönüşümle başladığını söyler. Kişi önce zihnini eğitmeli, alışkanlıklarını sorgulamalı ve yanlış düşüncelerini düzeltmelidir. Yeni deneyimler kısa süreli heyecan sunabilir; ancak kalıcı huzur, dışarıdan değil, karakterin sağlamlığından gelir. 
Mutsuzluğun temel nedeni, Seneca’ya göre bitmeyen beklentilerdir. Sürekli dışarıda bir şey arayan kişi hiçbir yerde tatmin bulamaz. Bu yüzden insan, önce kendi iç dünyası ile barışık olmalı, kendisinin dostu olmalıdır. İçsel barış sağlanmadan yapılan her kaçış geçici bir 
rahatlama yaratır. 
Seneca, “tek bir yolun izlendiği istikrarlı ve sakin bir yaşam tarzını” savunur. Bunun için yaşamı ve işleri bir amaç doğrultusunda planlamak gerekir. Bir okçunun hedefi gibi bizim de yaşam amacımız olmalıdır.
 Seneca’nın unutulmaz ifadesi ile: “İnsan hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar elverişli değildir.” 
Stoacılar için yelken açılacak liman; yaşamlarını bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet rüzgarlarıyla doldurup en yüksek İyilik dedikleri “karakter mükemmelliğine” ulaşmaktır. 
Kısacası kaçmak çözüm değildir; gerçek yolculuk içsel yolculuktur. 
Seneca’nın dediği gibi: 
“Kendinle uyum içindeysen, nereye gidersen git huzur seninledir.”

—Seneca ile Kahvaltı | David Fideler

☕️🖤🤍💫



23 Nisan bayramlıklarım:)))



Sahaftan....


Bugün de bunları aldım, bunlardan birinin bana bir yemek ısmarlaması lazım:))


Alıntıdır..



Hayatın amacının “mutlu olmak” olduğuna inanamıyorum. Bence hayatın amacı yararlı olmak, sorumlu olmak, onurlu olmak, şefkatli olmaktır. Her şeyden önce, yaşadığına değmesidir: hesaba katılmak, bir şeyleri savunmak, yaşamış olmakla bir fark yaratmış olmaktır.

Leo Rosten

HAYIRLI HAFTALAR SİZLERE..