OKUDUKLARIM DERGİ 2026/8 MUHİT SAYI:78

21 Ağustos 2026

OKUDUKLARIM DERGİ 2026/8 MUHİT SAYI:78

 




Hakikati görmek, aynı zamanda onun yükünü omuzlamaktır.

*****
Geçmişin kölesi, geleceğin körebesi, biz neyiz?
*****
Üzülmek bir Peygamber mesleğidir.
****
Sen ey insan kıyamet gelecek diye bekleme.
Çünkü kıyamet sensin.
****
Bu hatalar sana Ademden
Yalnızlığın ne yana dönsen batan
kemiğe dayanmış bıçak
*****
Ömür: durduramadığın koşu.
*****
Saçların kederden örülmüş duvar.
*****
Misafirim bu bedene,
Biliyorum acı da misafir bana.
*****
Kırılmadıkça tamam olmaz ömrün
Bu derdi sen büyüttün, yine sen iyileştireceksin.
*****
Benden sonra tufan diyen ruhların
"Hu"  dan başka kalmamıştır ilacı.
*****
Belki de insan yaş aldıkça değil, unuttukça yaşlanıyordu.
*****
Yıllardır başkalarının sesine karışarak var olmuş bir ses, tek başına kaldığında mutlaka kendi boşluğuyla karşılaşır.
*****
Çünkü yalnızlık, kendi değerleriyle baş başa kalmakken tek başınalık, değerlerinden ve kendinden soyutlanmaktır.
*****
Boyun eğdirdiğimiz tabiata egemen oluyoruz.
Francis BACON
*****
İnsan olmak, orjinal tanımıyla, hatası ve kusuru daolsa bunu itiraf edebilen, kendi gerçeğiyle yüzleşen olmaktır. İnsandan beklenen kusursuzluk değildir, kusurlu değilmiş gibi yapmamasıdır. Beklenen mükemmellikten ziyade hatası ve sevabıyla var olmayı göze almasıdır.
*****
Bazı acılar insanı ağlatmaz da taşa çevirir.
*****
Şair diyor ki;
"Babamın çıktığı kapı/ içimde boşluk olarak duruyor"
*****
Zahmeti sabırla, rahmeti olgunlukla, hüneri hürmetle, hikmeti muhabbetle karşılayan insanlar her zaman huzurludur.
*****
Dostluk; halden anlamak, hürmet, itimat, nezaket gibi birçok güzel şeyin toplamıdır. Dost, ferahlık verendir. Onun yanında huzurlu olursun.
*****
Bir insanın hayatı elinden gitmişse, yani artık ona ait olmaktan çıkmışsa, o andan itibaren başkalarının hayatını izlemeye incelemeye başlar. Kıskanır. Ölçüsü hep bir başkası olur.
*****
Hayatımızdan geçenlere değil de kalanlara bakmamız gerekiyor.
*****
Verdiğini unutan, aldığını asla unutmayan insanlar erdemlidir, vefalı olmak budur.
*****
Maneviyat insandan yavaşlık ister, maddiyat çabukluk. Yavaş olanın ömrü uzar, hızlı olanın kısalır.
*****
Vatan sevgisi imandandır.
*****
Mazi daima konuşur.
*****
İnsan insanı hem yücelten hem de aşağılara çeken bir varlıktır.
*****
Tasavvufta gönül, Tanrı'nın insanda tecelli ettiği makamdır.
*****
Tasavvufta can ruhu, canan ise mutlak hakikati veya tantı'yı temsil eder.
*****
İnsan kendine rağmen bir cennet isteyebilmeli, cehenneme çevirmeye gücünün yetmeyeceği bir cennet.
*****
İnsan, yalnızca bilgi arayan biri değildir; varlığın içindeki ilahi çağrıyı yeniden duymaya çalışan kişidir.
*****
Bazen Allah, insana en çok sessizlikte hitap eder.
*****
İnsan kalbinin yöneldiği yer, onun gerçek kıblesidir. Eğer kalp sürekli dünyaya , tüketime, gösteriye, dijital hazlara yönelmişse zamanla kıblesini kaybetmeye başlar.
*****
Çağımız "çok bilen ama az yaşayan" insanların çağıdır.
*****
İnsan eksik doğar, yanlış yaşar ve yalnız ölür.
*****
Tanrım göğe yükseltmek için mi
arkadan vuruyor insan
dost dediklerini
*****
Mutluluk, erdemli bir hayat sürmektir.
*****
İnsan ne kadar bilirse bilsin, kalbi kadar insan kalacaktır.
*****
Dostun bakışı, insanın kendi hakikatine tutunabildiği son yerlerden biridir
*****
Gerçek manada iyileştirici bir ilişki, insanın içtenliğiyle kurulur.
*****
Ruhların birbirine değdiği, kimsenin yaralarını saklamadığı bir buluşma, insanı iyileştirir.
*****
"Dikkat duadır" demişti düşünür. Şifa çoğu zaman, bir insanın başka bir insana hakiki bir dikkatle yönelmesinden doğar.
*****
Onu entellektüel yapan, sadece çok okumuş olması değil; o okumalardan kendine ait bir bakış, bir istikamet, ilişkisel bir tavır ve bir ahlak süzülmüş olmasıdır.
*****
Hekimlik sadece tıp literatürüne hakim olmak değil, hayat serüveninde yaralı kalplere, incinmiş gönüllere merhem olmayı bilmektir.
*****
Dostluk kelimelerden fazlası elbette.
*****
İnsan çoğu zaman bugünkü haliyle konuşur ama geçmişine göre davranır. Bazen bir cümlede çocukluğu duyulur, bazen bir suskunlukta ailesi, bazen bir öfkede yıllardır taşıdığı incinmişliği.
*****
Her toplum, kendi tarihini yalnızca kitaplarda değil, insanlarının gündelik davranışlarında da taşır.
*****
Öfke yalnızca öfke değildir; çoğu zaman kırgınlığın, çaresizliğin ya da değersizlik duygusunun dışavurumudur. Gösteriş yalnızca gösteriş değildir; tanınma görülme, onaylanma ihtiyacının sahneye çıkmış halidir. İtaat yalnızca uyum değildir, bazen güvenlik arayışıdır, bazen cezalandırılma korkusudur, bazen de bireyleşememiş bir benliğin otoriteye yaslanma ihtiyacıdır.
*****
Bireyin ruhsal dünyasında nasıl ki tekrar eden kalıplar varsa, toplumların da tekrar eden kalıpları vardır. Aynı öfke biçimleri, aynı utanma, düzenleri, aynı yüceltilen değerler, aynı bastırılan arzular, aynı otorite ilişkileri kuşaktan kuşağa aktarılır. Bir çocuk yalnızca anne babasının sözlerini değil, onların korkularını da miras alır.
*****
İçsel güvenin zayıf olduğu yerde dışsal parlaklık artar. Vakarın eksildiği yerde şatafat çoğalır.
*****
İnsan taşıyamadığı duygularla baş edebilmek için bazı yollar geliştirir. İnkar eder, bastırır, yansıtır, idealize eder, değersizleştirir.
*****




















DEĞİŞMEK, DÜNDEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR, DÜNÜN ARTIK SANA YETMEDİĞİNİ FARKETMEKTİR. (ALINTIDIR)

19 Ağustos 2026

DEĞİŞMEK, DÜNDEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR, DÜNÜN ARTIK SANA YETMEDİĞİNİ FARKETMEKTİR. (ALINTIDIR)

 


Sabır Ariflere Özgü Bir Emeğin Meyvesidir

Nefs, isteklerinin hemen yerine getirilmesini ister. Aynen eğitimden yoksun, terbiye özürlü çocuk gibi, istek ve arzularının hemen karşılanmasını bekler. Bu nedenle, sabırsızlık, nefsin düzeyinin bir göstergesi olduğu gibi; sabır erdeminin kazanılmış olması da, nefsin eğitilmişliğinin belirtisi olarak kabul edilebilir. 

“His canı ekmeğe sabredemiyorsa,
Bakırına kimyayı müessir kıl.”

Yani, duygularının kontrolsüzlüğünden dolayı, canının yani “nefsinin”  istediği bir şeyi elde etme konusunda yeterli sabrın yoksa bedensel benini değişime uğrat, tıpkı bakırın altına dönüştürülmesi gibi. Kadim simya ilmindeki “bakırın, altına dönüştürülmesi”, inisiyatik öğretilerde bedensel benin dolayısıyla nefsin değişip-dönüşüp arındırılmasının simgesidir. 
Bu anlamda gelişip, değişip, arınan varlığın durumunu

 “Hakk’ın varlığında yok olmak” 

ile bir tutuyor M. Celaleddin:

“Hakk’dan gayrı her şey yok olur.
Hakikat, Hakk’ın varlığında yok olmaktır.”

Bir ve Tek olan Bütünsel bir alanın yani evrensel yasaların işleyişinin içinde; saflaşıp, arınarak erimenin

 “damlanın umman ile bir olması” 

nın en güzel ifadesini söylemiş Mevlanamız . 
Yaratılmış olup da değişmemek/dönüşmemek söz konusu olmadığına göre, ruh varlığı da sürekli olarak değişip, dönüşerek bilinçlenmekte, bilinçli farkındalığını arttırmakta…
İşte böyle bir değişimle ortaya çıkan erdemlerden biri olan sabır, olgunlaşmanın belirtilerinden biridir. 
Sabır, ariflere özgü bir emeğin meyvesidir. Sabır, göksel bir değerdir. Nefsini terbiye edememiş kimselere özgü sabırsızlık ise, dünyasal ve bedensel cazibeye kapılmışlığın bir göstergesidir. 
Sabır Üzerine Mesneviden Şiir 
Mesnevî’de sabır; yalnızca beklemek değil, olgunlaşmak, pişmek ve ilahî hikmete güvenmek anlamında ele alınır.

“Sabret gönül, gece gündüz aynı kalmaz,
Kış gelir amma bahar kapıda durmaz mı?
Tohum toprağa gömülür, ölür sanırsın,
Oysa sabırla içinde bir bahçe kurulur.
Ateşe giren altın yanar,
Ama ateş onu altın olmaktan çıkarmaz;
Saflaştırır.
Sen de dertten geçerken
“Neden ben?” deme.
Belki de gönlündeki cevher
Bu ateşte görünür.
Sabır, eli kolu bağlamak değildir;
Gönlü Allah’ın hikmetine teslim etmektir.
Acele eden meyveyi dalından koparır,
Sabreden ise
Vakti gelince balını bulur.
Sabır, beklemek değil;
Beklerken değişmektir.
Hamdım dersin,
Piştim dersin,
Yandım dersin…
Sonunda anlarsın:
Ateş seni yakmak için değil,
Seni sen yapmak içinmiş.”

Tasavvufî Öykü: Dervişin Sabır Taşı

Bir gün genç bir derviş, mürşidinin yanına geldi.
“Efendim,” dedi, “çok dua ediyorum ama istediğim hiçbir şey olmuyor. Sabretmem gerektiğini söylüyorsunuz. Fakat ne kadar sabredeceğim?”
Mürşidi cevap vermedi.
Yerden küçük bir taş aldı ve dervişe uzattı.
“Bunu al. Bahçenin ortasına koy. Her sabah üzerine bir damla su bırak.”
Derviş şaşırdı ama söyleneni yaptı.
Günler geçti.
Bir ay sonra derviş sabırsızlandı:
“Efendim, bu taşta hiçbir değişiklik olmadı.”
Mürşidi gülümsedi:
“Peki sen değiştin mi?”
Derviş sustu.
Mürşidi devam etti:
“İlk gün taşı sularken zihnin başka yerdeydi. Sonra her sabah onu beklemeye başladın. Bir süre sonra acele etmeyi bıraktın. Taşa değil, kendine bakmaya başladın.”
Sonra taşı eline aldı ve şöyle dedi:
“Sabır, taşın değişmesini beklemek değildir. Sabır, sen beklerken gönlünün değişmesidir.”
Derviş başını eğdi.
O anda mürşidi son bir söz söyledi:
“Evlat, Allah bazen istediğini hemen vermez. Çünkü senin istediğin şeyin zamanı gelmemiştir. Bazen de istediğini vermez; çünkü sana ondan daha derin bir şey hazırlıyordur.”
Derviş o gün anladı:
Sabır, kaderin kapısında beklemek değil; kapı açılıncaya kadar gönlü hazırlamaktır.
Ve yıllar sonra bahçedeki o taş hâlâ oradaydı.
Fakat derviş artık taşa bakmıyordu.
Taşın kendisine öğrettiği sabra bakıyordu.

“Sabır acıdır; fakat meyvesi tatlıdır.”
 Mesnevî’de Sabır ve Tahammül
 “Sabır, sıkıntının içindeki kapıdır.”
                                          Mevlana
Mesnevî’de sabır, insanın başına geleni edilgen biçimde kabullenmesi değil; sıkıntının içindeki hikmeti görebilecek olgunluğa ulaşmasıdır.
“Sabret; çünkü sabır, insanı muradına ulaştıran bir anahtardır.”
Bu anlam, Mesnevî boyunca tekrar tekrar işlenir: İnsan acele ettikçe görünüşe, sabrettikçe hakikate yaklaşır.
Mesnevî’nin ruhunu özetleyen en güzel anlayışlardan biri şudur: Ham olan kişi, ateşten kaçar. 
Pişmiş olan ise ateşin kendisini dönüştürdüğünü bilir. 
Bu yüzden tasavvufta sabır: Ham → Pişmiş → Yanmış → Olgunlaşmış olanın yolculuğudur.
Tohumun sabrı
Mesnevî’de sıkça kullanılan toprak, tohum ve bahçe imgelerinde sabır ögesine dikkat çekilmiş.  
“Bir tohum toprağın altında kaldığında dışarıdan bakana göre hiçbir şey olmuyordur.
Ama görünmeyen yerde kök salmaktadır.
İnsan da bazen hayatında “hiçbir şey olmuyor” zanneder.
Oysa sabır dönemleri, çoğu zaman görünmeyen köklerin oluştuğu dönemlerdir.”
Sabır ve acele
Mevlânâ’nın tasavvuf anlayışında acele, insanın yalnızca sonucu görme arzusudur. Sabır ise sürece teslimiyettir.
“Acele etme;
hiçbir şey vakti gelmeden olgunlaşmaz.”
Bu deyiş, Mesnevî’nin genel hikmetlerinden biridir.
Sabır yalnızca beklemek değildir. Tasavvuf açısından önemli ayrımı yapmak gerekir. Beklemek başka, sabretmek başkadır.
Bekleyen kişi:“Ne zaman bitecek?” diye sorar. 
Sabreden kişi: “Bu süreç bana ne öğretiyor?” diye sorar.
Ateş ve altın
Tasavvuf geleneğinde altının ateşle ilişkisi çok güçlü bir semboldür. Altın ateşe girdiğinde yok olmaz. Saflaşır.
Mevlânâ’nın düşüncesinde de insanın sıkıntıları bazen böyledir:
“Ateş, altının düşmanı değildir; onun cevherini ortaya çıkarandır.”
Bu nedenle bazı imtihanlar insanın hayatını değil, insanın içindeki fazlalıkları yakar.
Sabır ve İlahî Vakit
Tasavvufta “vakit” önemlidir. Sırrın sırrı adı da verilir. Vakit konusunu anlayan sırrın sırrını da anlar denir.
Tasavvufta İbnü’l-Vakt, “vaktin oğlu” demektir. Saatin gösterdiği zaman anlamına gelmez. Vakit Allah’ın sana şu anda açtığı ilahi tecellidir.
İşte sırrı da tam burada gizlidir: Huzur, geçmişi düzeltmekte değil, geleceği kontrol etmekte değil, Allah’ın bu anki tecellisine teslim olabilmektedir. Kalp başka türlü bu ana yerleşmez.
Kur’an’ın Rahman suresi 29 ayette o her an yeni bir iştedir buyruğu Allah’ın yaratışının ve tecellisinin her nefeste yenilendiğini haber verir. Her an yeni bir kapıdır, yeni bir imtihandır, yeni bir rahmettir ve yeni bir davettir.
İbnü’l Vakt olan kişi, Allah’ın o anda kendisinden ne istediğine dikkat kesilir. Eğer kalbine sabır geldiyse sabrı yaşar, şükür geldiyse şükre yönelir, tövbe hissi doğduysa vakit tövbe vaktidir. Çünkü bilir ki her hal, Allah’ın kendisine o an gönderdiği bir eğitimdir.
Geçmişe takılan kapanmış kapıları zorlar. Geleceğe tutunan ise henüz açılmamış kapıları zorlamaya çalışır. Fakat hakiki arif, Allah’ın şimdi açtığı kapının eşiğinde bekler. İbnü’l Arabi’nin işaret ettiği gibi Allah aynı tecelliyi iki kez göstermez. Her nefes benzersizdir. Bu yüzden kaçırılan her an, bir daha aynı şekilde geri gelmez. Belki bugün kalbinde hissettiğin huzursuzluk; yanlış yerde cevap aramanın sonucudur. Çünkü Allah seni düne çağırmıyor. Yarına da çağırmıyor. Seni tam bu ana çağırıyor. Şimdi kendi şu soruyu sor: Sen bu anın içinde misin; yoksa hala geçmişin yükünü mü, geleceğin korkusunu mu taşıyorsun?
“Bir gül tomurcuğunu zorla açamazsın.
Su verebilir, toprağını besleyebilir, güneşini bekleyebilirsin.
Ama: Açtıran sen değilsin. İşte sabır biraz da bunu bilmektir.”
                                                                          Mevlana
Sabır üzerine Mesnevî ruhunda bir deyiş:
“Dert geldi diye yüzünü ekşitme gönül,
Belki de o dert, seni Hakk’a götüren yoldur.
Ateşten kaçma; altın ateşte belli olur,
Sabret; insan da imtihanda kendini bulur.”
Mesnevî’nin sabır konusunda  bize vermek istediği özü şudur:
“Sabır, başına geleni sevmek değildir.
Başına gelenin seni dönüştürmesine izin vermektir.”
Ve belki de en güzel tasavvufî soru şudur:
“Allah neden bunu başıma getirdi?” yerine “Allah bununla bana neyi öğretiyor?” demeye başladığımızda, sabır bekleyiş olmaktan çıkar, bir irfan yolculuğuna dönüşür. 


Merhaba herkese uzun zamandır yoktum buralarda, anca işler, kış hazırlıkları ve hayatıma eklediğim yeniden yürüyüş maratonu ile günler geçiyor.


Bu günkü skor bu idi..


Bazen yürüyüşte rastladığım satıcılardan alışveriş yapıyorum, köy üzümü ve köy domatesi bu rastladıklarım.

Thich Nhat Hanh, Zen'in Inter-varoluş görüşünü ifade etmiş;

"İlk başta, şeyler birbirinin dışında var gibi görünüyor. Güneş ay değil, bu galaksi başka bir galaksi değil. Sen benim dışımdasın. Ancak derinlemesine baktığımızda, bunların iç içe geçtiğini görüyoruz.
Çiçekten yağmuru, ağaçtan oksijeni alamayız.  Başka hiçbir şeyden bir şey çıkaramayız. Biz dağlar ve nehirleriz; biz güneş ve yıldızlarız. Her şey iç içedir.
Fizikçi David Bohm'un "kapalı düzen" dediği şey budur. 
İlk başta sadece "açık düzen"i görürüz  ama şeylerin birbirinin dışında var olmadığını anladığımız anda 
kozmik dünyanın en derin seviyesine dokunuruz. 
Suyu dalgadan çıkaramayacağımızın farkındayız. 
Ve dalgayı sudan çıkaramayız. 
Tıpkı dalganın suyun kendisi olduğu gibi, biz de nihaiyiz.
Birçoğu hala Tanrı'nın kendi yarattığı evrenden ayrı olarak var olabileceğine inanıyor. 
Ama Tanrı'yı kendinizden uzaklaştıramazsınız; nihai olanı kendinizden çıkaramazsınız. 
Nirvana içinizdedir.
Nihai olana dokunmak istiyorsak, dışarıya değil kendi bedenimize bakmalıyız.
Bedeni içeriden derinlemesine düşünerek, kendi içindeki gerçekliğe dokunabiliriz.
Doğada yürüyüş meditasyonu yaparken ya da güzel bir gün batımını ya da kendi insan bedeninizi seyrederken dikkatiniz ve konsantrasyonunuz derinse, kozmosun gerçek doğasına dokunabilirsiniz."

~Thich Nhat Hanh, Yaşama Sanatı


(Ağaç menekşesi) DURANTA

Bilge kişiler şu geçici güvensiz dünyaya daha iyi ayak uydurup uyum sağlamayı, nerede olurlarsa olsunlar hiç yadırgamadan kendi evlerindeymiş gibi huzur içinde olmayı başarabilmiş kimselerdir.


Acılarınıza sahip çıkın, en kıymetli çiçekleriniz oradan doğacak ve doğurulacak.




En son aldıklarım...


934 sayfalık bir kütük okuyorum, şu an 500 sayfalardayım.





Gitmek fiilinin altını, çift çizgiyle en güzel trenler çizermiş.

Hasan Ali TOPTAŞ



Yapay zeka beni çizdi...


Günü birlik bir İstanbul'a gittim, bunlarda oradan benimle gelenler...


Sabah sabah makyajını yapmış bana yemeğe gelmiş, sürmeler çekilmiş, göz altı aydınlatıcı kremini de sürmüş, şimdi mamasını yesin rujunu sürecek daha rengine karar verememiş:)))


Arkamızdaki apartmanda geçen gün yapılan kavga konusu....


Kendinize iyi bakın....


AŞIRI DAVRANIŞLAR, ZEDELENMİŞ BİR İÇ DÜNYANIN YANSIMASIDIR (ALINTIDIR)

09 Ağustos 2026

AŞIRI DAVRANIŞLAR, ZEDELENMİŞ BİR İÇ DÜNYANIN YANSIMASIDIR (ALINTIDIR)

 



İnsan bazen kendini aynada değil, başkalarının gözbebeklerinde arıyor. Sonra da büyük bir özgüvenle, “El âlem ne der, hiç umurumda değil” diyor. 
Fakat evden çıkmadan önce aynanın karşısında üçüncü kez üstünü değiştirmesi, bu görkemli bağımsızlık nutkunun hemen arkasından gelen küçük bir dipnot oluyor.
Kabul edelim; başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü merak ediyoruz. Üstelik yalnızca sevdiklerimizin değil, dış kapının dış mandalı saydığımız insanların düşüncelerini bile sandığımızdan fazla önemsiyoruz. 
Bazen hiç tanımadığımız birinin tek bakışı, yıllardır yanımızda olan birinin güzel sözünden daha uzun süre zihnimizde kalabiliyor.
Seçtiğimiz kıyafette, yaptığımız işte, oturduğumuz semtte, sevdiğimiz insanda, dost bildiklerimizde ve hatta nasıl güldüğümüzde bile görünmeyen bir kalabalığın parmak izi var. 
“Ben kendi hayatımı yaşıyorum” derken bile, o hayatın balkonunda başkalarının gölgeleri oturuyor.
Asıl mesele başkalarının ne düşündüğünü merak etmek değil. Asıl mesele, gerçekten öğrenmeye hazır olup olmadığımızdır.
İnsan, hakkında söylenen güzel sözleri gerçeğin ta kendisi kabul ederken, hoşuna gitmeyenleri kıskançlık, cehalet ya da kötü niyet diye buruşturup çöpe atmaya pek yatkındır. 
Biz çoğu zaman gerçeği değil, kendimizle ilgili kurduğumuz hikâyenin başkaları tarafından onaylanmasını isteriz. Soru sorarız ama cevabın bizim istediğimiz yerden gelmesini bekleriz.
Bir gün, çevremizdeki herkesin bizim hakkımızdaki gerçek düşüncelerini eksiksiz biçimde duyabileceğimizi düşünelim. Eşimizin sustuğu cümleleri, dostumuzun yuttuğu kelimeleri, kardeşimizin söylemeye çekindiği kırgınlıkları, çalışma arkadaşımızın gülümsemesinin arkasındaki kanaatini…
Gerçekten bilmek ister miydik?
Yoksa ilk birkaç cümleden sonra o kapıyı telaşla kapatıp, “İnsanların düşünceleri zaten kendilerini bağlar” diyerek eski güvenli masalımıza mı dönerdik?
Belki de başkalarının zihni, ziyaret etmek istediğimiz fakat içinde uzun süre kalamayacağımız bir odadır. 
Kapısını merak eder, anahtar deliğinden bakarız; ama içeri girdiğimizde gördüklerimizin ağırlığını taşıyacağımızın garantisi yoktur.
İnsanın kaldırması en zor yük, düşmanının söylediği yalan değil; sevdiği kişinin içinde sakladığı doğru olabilir.
Bu yüzden kendimize şu soruyu dürüstçe sormak gerekir: Biz gerçekten hakkımızdaki gerçeği mi öğrenmek istiyoruz, yoksa yalnızca duymayı umduğumuz iltifatların peşinde miyiz?
Zira herkesin bizim hakkımızda ne düşündüğünü bilmek bir ayrıcalık değil, bazen ömür boyu kapanmayacak bir yaranın anahtarıdır.
İnsan gerçeği merak eder; ama çoğu zaman gerçeği değil, canını yakmayacak kadar sulandırılmış hâlini duymak ister. 
Günün sonunda maskeler düşer, bahaneler susar, alkışçılar dağılır ve gerçek tek başına meydanın ortasında kalır. 
İşte o vakit insanı yıkan, gerçeğin acılığı değil; ona yıllarca inanmayacak kadar kendini kandırmış olmasıdır.

Ertan Yurderi 


Hepinize güzel bir hafta diliyorum. Ben bildiğiniz gibiyim, buralarda günlerimi geçirmeye çalışıyorum. Havalar çok sıcak, Cumartesi resmen pazarda farıdım, ter içinde kaldım. Yarın da pazardayım, salı ufak tefek işler var yapacağım. Çarşamba kısmetse İstanbul'dayım, günü birlik, Şişli'de bir yere uğrayacağım.   


Bu bu sene doğan tombalak, çok akıllı maşallah, mama döktüğüm yerde, mamanın üstüne yatıyor, başkasına vermiyor, yerken hım hım sesler çıkarıyor:)) Ağzına bir tomar mama dolduruyor sanki ona hiç kalmayacakmış gibi:)) 





Biber bahçesi çoştu:)) geçen hafta 10 kavanoz domates sosu yaptım, 10 kavanozda menemen yaptım, bu kış yeter diyelim 8-10 kavanozda geçen yıldan kalan var...


Temmuz ayı kolajım....



İnsanlar bazen birbirinden uzaklaşmaz... Aynı yerden hayata bakmayı bırakırlar.
En çok da bunu ilişkilerde görüyoruz.
Bir zamanlar saatlerce konuşabildiğin biriyle...
Bir süre sonra iki cümle kurmak bile yorucu geliyor.
İlk başta suçlu arıyoruz.
"Değişti."
"Beni anlamıyor."
"Eskisi gibi değil."
Belki de kimse değişmedi.
Sadece aynı pencereden bakmayı bıraktınız.
Çünkü insanın yürüdüğü yol değiştikçe...
Sorduğu sorular da değişir.
Birinin derdi sadece daha çok kazanmak olabilir.
Diğeri ise "Ben gerçekten kimim?" diye uykusuz kalabilir.
Biri hayatı dışarıda büyütmeye çalışır.
Diğeri iç dünyasında derinleşmeye başlar.
İkisi de yanlış değildir.
Sadece artık aynı nehrin kıyısında yürümüyorlardır.
İşte en zor kabul edilen yer de burası.
Her ayrılık kavga yüzünden olmaz.
Her uzaklaşma sevgisizlikten de olmaz.
Bazen iki ruh, birbirine vereceğini verir...
Sonra sessizce yollar ayrılır.
Ve bunu zorla sürdürmeye çalıştığında...
Acı başlar.
Çünkü sevgi bazen tutmak değildir.
Zamanı geldiğinde, birbirini özgür bırakabilecek olgunluğa erişmektir.
Hayat bana şunu öğretti.
Herkes bizimle aynı manzarayı görmek zorunda değil.
Herkes aynı soruları sormak zorunda da değil.
Belki de bilgelik...
İnsanları değiştirmeye çalışmayı bırakıp...
Her ruhun kendi zamanına saygı duyabilmektir.
...
Ve bazen en büyük sevgi...
Aynı yolda yürüyemediğini fark ettiğin birini, yargılamadan uğurlayabilmektir.

Uğur Narlıdere..


Sahaftan aldıklarım...



Migrostan alınanlar....




James Redfield

"Fırtına geçtikten sonra nasıl atlattığınızı hatırlamayacaksınız, nasıl hayatta kaldığınızı da. Ancak bir şey kesindir; fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız. Zaten fırtınanın bütün amacı da budur."


yeni bir soğuk kahve denemesi;

2 yemek kaşığı Türk kahvesi
1 tatlı kaşığı biberiye
1 çay kaşığı tarçın
7-8 karanfil 
Sıcak suda demlemeye bırakın 10 dakika, buz kalıplarında (petek şekli olan vardı bende) dondurucuya koyun. Sonra bardağa buzlardan birkaç tane koyun üstüne süt afiyet olsun. 


8-8-8 ASLAN KAPISI PORTALI ÖNCESİ 8 KÜÇÜK BİLGİ♾️ 
1- Öncelikle çok seviliyorsun, hem de çok🌻
2- İçinde bulunduğun bedenin ve kimliğin sonsuz ruhun için sadece göz açıp kapayınca kadar süren bir zaman dilimi.
3- Tanrı seni terk etmedi, her an seninle.
4- Bu dünya hayatı çeşitli değişmez kurallar üzerine kurulu, bu kuralları bilirsen ve daha da güzeli kendi lehine kullanmayı öğrenirsen daha rahat yaşarsın. 
5- Tanrı hiç bir kimseyi iyi ya da kötü diye yargılamaz, sistemi kullanmayı bilen kötü birisi de dünyevi başarıya ulalabilir ama bu onun matriksten çıkışını geciktirir ya da tamamen engeller. 
6- Kimi ruhlar ise bile bile biz dünya hayatını istiyoruz diye gerçekten anlaşmalar yapmıştır, bunlar çeşitli rollerde reankarnasyon döngüsünde sürekli dünyayaya gelip dururlar tabii ta ki kıyamete kadar, o gün en büyük pişmanlık bunlarındır.
7-Yaşam kolaylaşsın istiyorsanız meditasyonu, imajinasyonu, kendinizi hipnoz etmeyi öğrenin, acı bedeninizden, kurban bilincinden çıkın, kendi üzerinizde çalışın.
8-Kalbinizi ve ruhunuzu ferah ve temiz tutun, daha sonra vicdanınızı yaralayacak, frekansınızı düşürecek her eylemden uzak durun çünkü zamanı geldiğinde fark edeceksiniz ki haksızlık yaptığınız, acı verdiğiniz herkes de aslında sizsiniz bu da çok ince bir sır😉


Bir çiçek,,
Bir ses,
Bir şarkı
Bir çocuğun gülümsemesi,
Sıcak bir el sıkışması,
Bir kahvenin dostluğu,
Çevrenizdeki küçük şeyler yani kalbinizin atışlarını değiştirebilir.
Mutluluk hayatı fark etmeyle başlar...
Sevgi sevgiyi çoğaltır.

İyi haftalar,