OKUDUKLARIM DERGİ 2026/4 HECE ÖYKÜ SAYI 133

27 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM DERGİ 2026/4 HECE ÖYKÜ SAYI 133

 




Bu dünyada bir anlam yok.
Anlamı biz inşa ederiz, Allah bize inşa edecek imkanlar vermiştir.
*****
İnsan bir kere muhtaç olmaya görsün, ilkin en mukaddeslerini terk etmeye başlar.
*****
Evlatların geçmişle hiç alakası yoktur, onlar geleceğe doğarlar.
*****
Bekleme isteğinden vazgeçtiğinde gelirmiş insana beklediği.
*****
İnsanın bakmak istemediği yerde kalır gözleri.
*****
İnsan dağa heybetli der, çöle mahrum.
*****
Her eksiklikte illa çokluğun, ihtimallerin hücum eden hükmü vardır. Her suçta, illa affın kendisine eğilmez sandığı büyüklüğü vardır. Her yıkımda, illa yapılmadaki emeğin yorgunluğuna heves vardır.
*****
İnsan kendini ziyan etmeyi nede çok seviyorlar.
*****
Seviyorum yaralarımı. Hem mümkün mü yara almadan dünyadan geçmek.
*****
Daha helva kavuracaktı, ölen kişi gelip un kokusu var mı diye kontrol ederdi evini, un kokusu alırsa rahat ederdi hiçi, misafirler helvayı yerken onun da ruhu doyardı hem.
*****
Tanrı yazarları pek severmiş. Yörükleri bırakmış da yazarların başına sarmış göçebeliği.
*****
Hayat yerli yerinde dururken insan neden gider?
Göçebeler nedensiz ağrıdan kaçmak için gitmeyi seçerlermiş.
*****
Ağır hastalar hiç sıkılmazlar. Hastalık içlerini doldurur, tıpkı büyük suçluları vicdan azabının beklemesi gibi.
*****
İnsanın vicdanı nereye yakın ? Kalbine mi, aklına mı? Hakka mı, batıla mı? Meleğe mi, şeytana mı? Yakut en çok hırpalandığı yara mi?
*****
İnsan vicdan azabını bulamayacak kadar kendinden uzaklaşır mı?
*****
İnsan bazen anlatamadıklarını susuyor be abla.
*****
Hem insan bazen kendisini bir şeye fazlasıyla ait hissediyor.
*****
Zamanda telafi etmek diye bir şey yoktur. Yaşadıklarımızı unutsak bile muhakkak ki onların bizde bıraktığı izlerle yolumuza devam ederiz.
*****
İnsan kendisine ilk insandan bu yana verili olan ortak bilinç kodları ile donatılmıştır.
*****
Ruh, bir şeyle birlikte ya da onun içinde yahut onu kapsayacak şekilde bulunmadığında varlığından söz edemez, onun ne olduğunu anlayamayız. Bu yüzden ruh, daima bir şeyin ruhudur. Çünkü bir şey ancak sınırlanarak anlaşılabilir ve anlaşılan şeylerin daima bir ruhu olmak zorundadır. Bir şeyin ruhu iki şekilde görünür olur, bunlardan ilki emir ve yasaklara uymadığında "isyankar ruh" olarak, ikincisi de birinciyle bağlantılı olarak, geri döndüğünde yani tövbe ettiğinde. Secde et, emrine uymamakla ve uymamakta diretmekle "isyankar ruh"; şu ağaca yaklaşma, yasağının ihlaliyle ve bu ihlalin sonuçlarından olmak üzere af dilemekle yani tövbe etmekle doğan "itaatkar ruh". Toplumsal yapı, uysal ruhların bir aradalığıyla ve yasaklara riayet edilmesiyle başlar ve toplumsal ruh var olur. Toplumsal yapı oluştuğunda isyankar ruh ondan kopma, yasakları delme eğilimi gösterir, eğer pişman olursa yapı onun cezasını vererek uysal ruha dönüştürüp yeniden içine alır, pişman olmazsa tecrit eder ya da bazen yok eder. Yeryüzündeki bütün hikayeler bu ruh durumlarından pay alır ve aldığı bu payı varyasyonel olarak sürekli çoğaltır. Emirlerin ve yasakların çeşitlenerek kazandığı süreklilik isyankar ve uysal ruhları da çeşitlendirip geliştirmekte, ilerletmekte ya da daraltıp geriletmektedir.
*****
Ruhun en görünür olduğu ve kabul gördüğü yer kanunların hakkaniyetle uygulanmasıdır.
*****
Gerilim ve çatışma eksikliği genellikle şu şekilde tezahür ediyor; mevcut yapının ürettiği düzen (akış biçimi) anlam üretmeye imkan vermediğinde isyankar ruhun devreye girerek yapıyı sarsması, sarsılan yapının kendine çekidüzen vermesi, isyankar ruhun da "tövbe" ederek yapıya tekrar dönmesi.
*****
Korkusuz biri durduk yere korkusuz değildir, gücünü (korkusuzluğunu)önce imanından sonra da temsil ettiği ruhtan alıyordur. O artık, yalan söylemeyen, haram yemeyen, zina etmeyen, vicdanlı merhametli o büyük ruhun cisimleşmiş halidir.
*****
Duygu, bakış açısı ve kurgu (yasa, töre) işin içine girdiğinde ruh da oluşur. Büyük ruhtan pay almayan ve cılız ruhlar oluşturan hikayelerin kalıcı olması beklenemez.
*****
Modern kent, insanı giderek daralan bir kutunun içine doğru çekerken apartmanlar, siteler, rezidanslar, gökdelenler mekanlarla birlikte insanın ruhunu dönüştürmüştür. Yüzyıllar boyunca geleneğin gölgesinde dingin bir hayat yaşayan insan, metropolün parıltılı yüzeylerinde kendi yüzünü seçemez hale gelir.
*****
Ölüm haberidir bu, nezaketsiz gelir, adabımuaşeret dinlemez. İzin istemez, kapıyı çalmaz, açmanı beklemez, geçer başköşeye kurulur. Kelimelerle inceltemezsin, törpüleyemezsin, ahşap değil sanat yapamazsın. Kaya değil bir yüz konduramazsın. Rengi yoktur, varsa karadır. Biri gitmiştir çünkü daima gitmiştir. Oradan bir ışık sızmaz. Bir ses duyulmaz. Sağına soluna kedi merdivenleri takıştıramazsın. Kenarsızdır, işe yaramaz bunlar.
*****
Küpe çiçeği kendine yakışmayan arzularla yüzleşme cesaretsizliğinin, gizli bir arzunun utandırıcılığının sembolüdür.
*****
Modern hayatın gürültüsü, insanın hafızasını da vicdanını da titreten bir unutma alanı yaratır ne yazık ki. Gelenekle bağı kopan birey , iç dünyasını ayakta tutan manevi dayanakları da hızlı yitirir. Günümüzde yaşamın hızla yerinden ettiği değerler insanı kendi inanç dünyasının uzağına savururken geride yalnızca anlamı eksilmiş bir kabuk bırakır. Bu kabuğun içinde yolunu bulmaya çalışan birey doğruyu yanlışlıkla karıştırırken aslında kendi iç sesinin çöküşünü seyreder. Artık ne inancın sığınağına varabilir ne de vicdanının terazisine güvenebilir. Öykülerde manevi dünyanın pusulası bozulduğunda kişi kendi belleğine bile güvenemez hale gelir. Gelenekten ve geçmişle kurulan bağdan kopan birey manevi değerlerini taşıyacak zemini bulamaz.
*****
İnsanı gerçekten dönüştüren eleştiri, dışarıdan gelen değil içeriden yükselendir.
*****
İnsanlık tarihi kadar eski olan çatışma, karşı karşıya gelme ve iki farklı güç arasındaki mücadeledir. En yakınlarıyla huzuru bulup mutlu olan insan, yine en yakınlarıyla sınanır. Destan geleneğinden günümüze; aile içindeki erk savaşları, uzaktan bakıldığında anlamsız gelse de olaya dahil olan kahramanların iç seslerinden anladığımız kadarıyla çok da yersiz değildir. Babaların oğulları, annelerin kızları ya da tam tersi... Mevzu benlik kavgası, anlaşılmak ve değer görmek olunca en yakınlarımız bile yabancılaşabilir. Kiminle olduğumuz, kimden ne öğrendiğimiz, o öğretinin sonucunun aileyi ve toplumu tatmin edip etmemesi çatışmanın temelini oluşturan faktörlerdendir. Boğazımızda, kalbimizde, zihnimizde düğüm gibi gezdirdiğimiz aile, bazen kağıda düşen yanıyla çözülemeyen, çaresi olmayan bir gerçektir. Gerçeğe kurgu karışınca yazılanllar, gerçekten çok daha acı, çok daha yıpratıcı olabilir. Çoğu zaman "Neden ben değil de o?" sorusu bağlamında yaşanır çatışmalar. Karşıdaki ister anne-baba olsun ister kardeş cevap hep aynı doğru üzerinden yankılanır.
*****
Çocukların yeri bazen tayin edilemeyebiliyor. Onların varlığı evdeki büyüklerden sonra geliyor. Evlatlar, birtakım sorumlulukları yerine getirmek için var olmadıklarını farklı biçimde kanıtlamaya çalışınca çatışmalar derinleşiyor.
******
Mesafeli bir duruş, keskin bıçak kadar acıtır canımızı.
******
Çocukluk, yaşamın en kırılgan dönemidir. Güven duygusuna en fazla ihtiyaç duyulan zaman.... Çocukların sağlıklı yetişkinlere dönüşme süreçlerini tehdit eden bazı faktörle vardır. Güvensizlik bunların başında gelir. Çocuk için ebeveyni ile her yaşta sağlıklı iletişim kurabilmesi önemlidir. Ancak bunu başarabilenler toplum yapısına uyumlu kişiler olur. Destekleyici ve güven verici ebeveyn sözleri, kahramanların suçluluk duygusunu azaltarak çatışmanın olumsuz etkilerini zamanla yok eder.
*****
İnsanların diğer insanlara uyguladığı yıkıcı eylemlerin altında ebeveynlerinden kalma hasarlar vardır. Bedensel hastalıklar, duygusal yalnızlıklar, kimlik bunalımı bütün bunların ürünüdür. Değişmeyen şudur: Ebevenynin sesi, bireyin bilinç dışından duyulur. Bu sesin şiddeti kahramanın gönül zarına zarar verir.
*****
Bölünmüş anıların toplanması, sessizliğin altında yatanın keşfedilmesi, bireyin duygularının adlandırılması kahramanın sağlam bir karakter geliştirmesinde oldukça önemlidir. Gittikçe artan öfke duygusu, çarpıl kalıpları öğrenen, yalan söylemeye meyilli, başkalarıyla uyum kuramayan empati yoksunu bireyleri topluma aşılar.
*****
Eşit dağıtılmayan sevgi, çocukların gözünde sevgisizlikten farksızdır.
******
Annenin bahtı kızın çeyizi derler.
*****
Ebeveynlerimizin birer yansımasıyız ve onlar ilk öğretmenlerimiz.
*****
İnsanlar hem kaderlerine boyun eğer hem de başlarına gelenlerle alay ederler. Bu alay, kimi zaman bir laf sokuşta kimi zaman birer ağıtın arasına sıkışmış bir tebessümde kimi zaman da bir esnafta kendini gösterir.
*****
Hayat zordur, ama gülmek te bedava
*****
Yürekte aşk olmazsa felsefe bayinde hararet yapar.
*****
İnsanı insan yapan şeyler değiştikçe insanın bakışı, görüşü, duyuşu, bununla beraber inşaya dair tercihleri, biçime dair yöntemleri çeşitlenebilir. Bunlar özü değiştirmez çünkü öz insanın yazma ve yaratma saikiyle beraber, söyleme, etki etme saikiyle ve elbette öykünün ilk gününden bu güne, kendinde muhteva ettiği bütün özellikleriyle  beraber bir bütündür.
*****
Sanat en çok sabra ihtiyaç duyar.
*****
Hastalık bedende değil ruhtadır.
*****





























 

BAYRAM TEBRİĞİ

26 Mayıs 2026

BAYRAM TEBRİĞİ

 


OKUDUKLARIM 2026/36 RUHLARIN SONBAHARI

20 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM 2026/36 RUHLARIN SONBAHARI


Geceleri en çok sessizlik büyür... Küçük kasabanın loş sokaklarında Addie Moore ile Louis Waters, birbirlerinin varlığına alışmış olsalar da aynı sessizliğin içinde farklı evlerde uyumaya çalışırken aslında aynı şeyden mustariptir: yaş aldıkça büyüyen o derin, inatçı yalnızlık. Bir gün Addie, kendini bile şaşırtan bir karar verir. Korkularını, tereddütlerini, başkalarının ne diyeceğini bir kenara bırakır ve Louis’in kapısını çalacak cesareti bulur. Basit gibi görünen bir teklif, ikisine de hayatın hâlâ sürprizler sakladığını hatırlatacak kadar büyük bir başlangıçtır.
Ruhların Sonbaharı, iki yorgun ruhun gecenin içinde birbirine yaklaşırken yeniden ısınmayı, yeniden yaşamayı öğrendiği dokunaklı bir hikâye.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCEM;

Edebi gücü olmayan, ama su gibi akıp giden bir kitaptı. Yalnızlığı paylaşan iki yetişkin insanı anlatıyor.

KİTAPTAN ALINTILAR;

İnsanlar acıları atlatmayı bilirler.
*****
İhmalde bir günahtır.
*****
İnsanlar herkesin içinde kibardır. Kimse kalabalıkta yaygara koparmak istemez.
*****
Her çocuk top oynama şansına sahip olmalı.
*****
İnsanlar, ölümden sonra ruhun bir süre bedenin üstünde süzüldüğünü söyler.
*****
Kim hayatta her istediğini elde etmiş ki? Çoğumuz bunu başaramıyoruz.
*****
İnsan yanlış giden her şeyi düzeltemiyor.
*****
Pek de ahım şahım bir yer değilmiş.
Sana göre öyle olabilir; önemli olan kiminle birlikte olduğun.
*****
Başkalarını istemiyorum; başkaları umurumda değil. Bütün duygularımı öldürdüler.
*****
Gelecekte yaşanması muhtemel olaylar için şimdiden havaya girmene gerek yok.
*****
Kendi şartlarında düşünürsen beni anlayamazsın…
*****
Çocuklar, doğru yaklaşıldığı sürece nerdeyse her şeyi kabullenebilir, her şeye uyum sağlarlar.
*****
İnsanın adı böyle kötüye çıkmayan görsün, üstüne yapışır kalır.
*****




KİTAPTAN ŞARKILAR;









 

KENDİNİZ OLUN. FAZLASINI OLMAYA ÇALIŞIRSANIZ, BİR HİÇ OLURSUNUZ.

19 Mayıs 2026

KENDİNİZ OLUN. FAZLASINI OLMAYA ÇALIŞIRSANIZ,  BİR HİÇ OLURSUNUZ.

 


Bazı insanlar vardır; bir gün bakarsınız, kalabalığın içinden sessizce çekilmişlerdir.
Ne kapıyı çarparlar, ne kimseye uzun uzun hesap verirler, ne de “ben gidiyorum” diye ortalığı ayağa kaldırırlar. Sadece yavaş yavaş görünmez olurlar.
Daha az konuşurlar. Daha az görünürler. Sosyal medyada eskisi kadar yazmazlar. Her davete gitmezler. Her sohbete katılmazlar. Her tartışmanın içine atlamazlar. Çünkü artık bilirler ki, insan her çağrıldığı yere gitmek zorunda değildir. Her söze cevap vermek, her kalabalığa karışmak, her maskeli oyunda rol almak zorunda değildir.
İşte uyanış dediğimiz şey biraz da budur.
İnsan bir gün yalnızca dış dünyaya değil, kendi içine de gözlerini açar. Kendi gölgesini görür. Kendi korkularıyla, hırslarıyla, zaaflarıyla, bastırdığı acılarıyla yüzleşir. Ve tuhaf bir şey olur: İnsan kendi karanlığını tanıdıkça, başkalarının karanlığını da daha berrak görmeye başlar.
Eskiden normal sandığı şeyler artık ruhuna ağır gelir.
Bir masada oturur mesela. Herkes konuşuyordur. Ama konuşulanların çoğu hakikat değildir; alışkanlıktır, dedikodudur, kıyaslamadır, gösteriştir, içi boş bir gürültüdür. Biri başarı maskesi takmıştır, biri mağduriyet maskesiyle dolaşır, biri iyilik perdesinin arkasına gizlenmiş öfkesini taşır, biri de kendi karanlığını başkasının üstüne yıkar.
Uyanan insan bunu görür. Gördüğü için de eskisi gibi davranamaz.
Carl Gustav Jung’un “persona” dediği şey tam da burada karşımıza çıkar. Yani insanın toplum içinde taktığı maske. İş yerinde başka, ailede başka, arkadaş çevresinde başka, sosyal medyada bambaşka bir yüz…
Elbette insan toplum içinde belli bir nezaket, belli bir uyum içinde yaşar. Fakat mesele nezaket değildir. Mesele, insanın kendi özünden kopup yalnızca başkalarının beklediği kişiye dönüşmesidir.
Bir insan yıllarca “güçlü görünmek” için ağlamaz. “İyi görünmek” için kırgınlığını saklar. “Uyumlu görünmek” için içinden geçmeyen sözleri söyler. “Başarılı görünmek” için ruhunu tüketen işlere katlanır. “Seviliyor görünmek” için kendisini sevmeyen insanların yanında kalır.
Sonra bir gün içinden bir ses yükselir: “Yeter.”
İşte o “yeter” sesi, çoğu zaman insanın hakikate ilk ciddi adımıdır.
Bu noktadan sonra insan kalabalıktan nefret ettiği için çekilmez. İnsanlardan üstün olduğunu düşündüğü için sessizleşmez. Kibirli olduğu için değil, yorulduğu için uzaklaşır. Ruhunu korumak için uzaklaşır. İçindeki ışığı, başkalarının karanlık odalarında tüketmemek için uzaklaşır.
Çünkü bazı ortamlar vardır, insanı açık açık incitmez ama yavaş yavaş eksiltir.
Bir kahve masasında başlar bu eksilme. Bir aile toplantısında devam eder. Bir arkadaş grubunda derinleşir. Sosyal medyada bir yorumla, bir linçle, bir öfke patlamasıyla insanın içine ağır bir duman çöker.
Herkes konuşur ama kimse gerçekten dinlemez. 
Herkes haklıdır ama kimse kendine bakmaz. 
Herkes karşı tarafı suçlar ama kimse kendi gölgesini görmek istemez.
İşte Jung’un “gölge” dediği şey de budur. İnsanın kabul etmek istemediği yanları. Kendi öfkesi, kıskançlığı, hırsı, bencilliği, korkusu, bastırdığı acısı…
Kendi gölgesini tanımayan insan, onu başkasına yansıtır.
Kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeyen toplumlar da hep bir düşman arar. Bazen bir siyasi görüşü, bazen bir inanç grubunu, bazen bir yaşam tarzını, bazen de sadece kendisinden farklı olan insanları hedef seçer.
“Bütün kötülük onlarda” der. Oysa uyanan insan bilir ki, insanın en büyük körlüğü, kendi karanlığını başkasında görüp kendinde hiç görmemesidir.
Bu yüzden uyanan insan tartışmaların içine eskisi gibi atlamaz. Çünkü çoğu tartışmanın hakikat arayışı olmadığını, sadece iki gölgenin birbirine çarpması olduğunu fark eder. Sosyal medyada saatlerce süren kavgalara bakar ve şunu görür: İnsanlar çoğu zaman fikir tartışmıyor, kendi yaralarını birbirinin üstüne boşaltıyor.
Bunu gören insanın susması korkaklık değildir.
Bazen susmak, insanın kendi ruhunu koruma biçimidir.
Bazen geri çekilmek, yenilgi değil; bilgeliktir.
Bazen yalnız kalmak, insanlardan kaçmak değil; kendine dönmektir.
Hayatta bunu hepimiz bir şekilde yaşarız. Bir dönem çok kalabalık sofralarda bulunuruz. Çok insan tanırız. Çok konuşuruz. Her yere yetişmeye çalışırız. Herkesle iyi olmaya çalışırız. Ama yıllar geçtikçe insan anlar ki, her kalabalık dostluk değildir. Her sohbet beslemez. Her ilişki şifa vermez. Bazı insanlar vardır, yanlarından ayrıldığınızda içiniz aydınlanır. Bazıları vardır, yanlarından kalktığınızda ruhunuzun üstüne görünmez bir ağırlık çöker.
İnsan bunu fark ettiği gün seçici olmaya başlar. Kime kalbini açacağını, kiminle susacağını, kiminle yol yürüyeceğini, kiminle arasına mesafe koyacağını daha iyi bilir.
İşte toplum buna çoğu zaman “değiştin” der.
Evet, değişmiştir. Ama kötüye değil. Kendine doğru değişmiştir.
Eskiden herkesin gönlü olsun diye kendi gönlünü ihmal eden insan, artık kendi iç huzurunu da hesaba katmaya başlamıştır. Eskiden sırf ayıp olmasın diye katlandığı ilişkilerden, artık ruhunu korumak için uzak duruyordur. Eskiden alkışlanmak için girdiği sahnelerden, artık sessizce iniyordur.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu anlar:
Herkese görünmek, insanın kendini bulduğu anlamına gelmez.
Bazen insan en çok kalabalıkların içinde kaybolur.
Bazen de en çok yalnızlığında kendine kavuşur.
Jung’un bireyselleşme dediği süreç de biraz böyledir. İnsan başkalarının ona biçtiği elbiseyi çıkarır. Ailesinin, toplumun, mesleğinin, çevresinin, geçmişinin ve korkularının üzerine giydirdiği kimliklerden sıyrılır. “Ben gerçekte kimim?” diye sormaya başlar.
Bu soru kolay bir soru değildir. İnsan bu soruyu sorduğu anda eski hayatının bazı parçaları dökülmeye başlar. Eski dostluklar aynı sıcaklığı vermez. Eski hedefler eski anlamını taşımaz. Eski başarılar insanın içine eskisi gibi sevinç doldurmaz.
Bir bakarsınız, yıllarca tırmandığınız merdivenin aslında sizin duvarınıza dayanmadığını fark etmişsiniz.
İşte o an insan durur. Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.
Bu duruş dışarıdan bakana tembellik gibi görünebilir. Pes etmek gibi görünebilir. Hayattan kopmak gibi görünebilir. Ama içeride bambaşka bir çalışma vardır. İnsan kendi parçalarını topluyordur. Dağılmış ruhunu bir araya getiriyordur. Yıllarca başkalarının sesinden duyamadığı kendi iç sesini yeniden işitmeye çalışıyordur.
Bu yüzden bazı insanlar doğaya çekilir. Bazıları daha sade bir hayata yönelir. Bazıları sosyal medyadan uzaklaşır. Bazıları gereksiz dostlukları azaltır. Bazıları konuşmayı bırakıp yazmaya başlar. Bazıları şehirlerin gürültüsünden, bazıları da insan ilişkilerinin görünmez yorgunluğundan uzaklaşır.
Her insanın bir “Bollingen Kulesi” vardır aslında.
Jung’un kendi içine çekildiği o sembolik kule gibi, herkesin ruhunu onardığı bir sığınağı olmalıdır. Bu bazen bir köy evi olur. Bazen küçük bir oda. Bazen sabah yürüyüşü. Bazen bir defter. Bazen bir kediyle kurulan sessiz dostluk. Bazen de kalabalığın ortasında kimseye belli etmeden korunan içsel bir mesafe.
Mesele nereye gittiğimiz değil, nerede kendimize ihanet etmediğimizdir.
Uyanan insanın sessizce kaybolması işte bu yüzden bir kaçış değildir. O insan aslında hayattan değil, sahte hayattan uzaklaşıyordur. İnsanlardan değil, insanın ruhunu emen maskeli ilişkilerden uzaklaşıyordur. Toplumdan değil, toplumun insana dayattığı yapay rollerden uzaklaşıyordur.
Ve en önemlisi, bu geri çekiliş sonsuz bir yok oluş değildir.
Tohum da toprağın altına çekilir. Ama ölmek için değil, filizlenmek için.                                                                                                               
Kışın ağaç da yapraklarını bırakır. Ama vazgeçtiği için değil, bahara hazırlanmak için.
İnsan da bazen sessizleşir. Ama tükenmek için değil, yeniden doğmak için.
Bu yüzden uyanan insanın kayboluşuna hemen hüküm vermemek gerekir. Belki o insan iç dünyasında büyük bir onarım yapıyordur. Belki yıllardır susturduğu ruhunu dinliyordur. Belki kendi gölgesiyle yüzleşiyordur. Belki de bir gün daha temiz, daha berrak, daha sahici bir sözle geri dönebilmek için kendi sessizliğinde olgunlaşıyordur.
Bugün bize düşen, her sessizleşeni kaybolmuş sanmamaktır.
Bazı insanlar gözden uzaklaşır ama hakikate yaklaşır.
Bazıları kalabalıktan çekilir ama insanlıktan kopmaz.
Bazıları artık herkesin sofrasına oturmaz ama bir gün gerçekten aç olan ruhlara ekmek olacak sözlerle geri döner.
Çünkü uyanan insanın derdi kendini saklamak değildir. Onun derdi, kendini harcamamaktır. 
Ve belki de çağımızın en büyük bilgeliği budur: İnsanın nerede konuşacağını bilmesi kadar, nerede susacağını bilmesi olgunluk .. nerede kalacağını bilmesi kadar, nereden sessizce çekileceğini bilmesi de erdemdir.
Her kapıdan içeri girmemek, her kalabalığa karışmamak, her tartışmaya cevap vermemek bazen insanın kendine duyduğu saygının en sade halidir.
Uyanan insanlar bu yüzden sessizce kaybolur. Artık gürültünün içinde kendilerini kaybetmek istemezler. Bilirler ki, insan önce kendi ruhunu kurtarmadan kimseye ışık olamaz.
Ve bazen en büyük dönüşüm, dünyanın alkışladığı sahnede değil; kimsenin görmediği o derin iç sessizlikte başlar.

Facebooktan alıntıdır.


Hepinize güzel bir hafta diliyorum, 2 gün üst üste elektrikler kesilince maalesef yazmak içimden gelmedi. Buralar ve ben hep aynıyım, havalar iyileşti, pazarlara ardı ardına gidiyoruz. Annem bahçenin otlarını temizledi, yarısını kazdı, çiçekler böcekler ortaya çıktı, birden bire 8 tane kedi yavrumuzu oldu.  55 senelik oda kapımız bir anda çürüdü, içten ilerlemiş demek ki, bir hafta inşaat hali vardı evde. Yeni kapılar fabrikasyon olduğu için standart oluyorlar, bizimkisi ise özel yapım oldu, ölçü tutmadı çünkü, doktora çıktım astım için malum polen mevsimi, doktor iyi buldu, tahlile gerek görmedi, Ağustosta görüşelim dedi, annemin raporları bitmiş, doktora çıkarıp yenilettim. Ertesi gün hastalandı, aile hekiminden ilaç istedim ilacı biliyorum çünkü, yazamam dedi tahlil istedi, kap aldım eve geldim ertesi gün tahlil için götürdüm. Ve sonuç tabi ki benim dediğim ilaç oldu:)) tahlil sonucuna göre ilacımı aldım. Perşembe gecesi yine konserdeyiz, bu sefer sanatçı var, Gökhan Sezen geliyor. Yazlıkları çıkardım, yıkadım yerleştirdim, kışlıkları kaldırdım, kitaplarımı düzenledim. İki haftayı bu şekilde geçirdim.


“Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi, ötekinin de yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, enerjidir.
Sevgi, bilincin yükselişi, evrensel enerjilerin doğru kullanımıdır.
Sevgi, en sade tanımıyla insan olmaktır.
Sevginiz olmadıktan sonra daha çok maddi değerleriniz olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?
Sevginiz yoksa hiç bir şeyiniz yoktur.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en büyük ‘HAKİKAT’ budur ...”


Bazen yürüyüşte böyle güzelliklerle karşılaşıyorum. 


Direneni sevdim ben.
Boyun eğmeyeni.
İsyan edeni.
Göze alanı sevdim. 
Tehlikeye göğüs gereni.
Bıçak sırtı yaşayanı.
Fırtınadan korkmayanı.
Seveni...
Sözcüklerde değil, gerçekten seveni.
Sevdiğini göstereni... Emek vereni sevdim ben.
Sevmedim gölgesinden korkanı.
Aşkta garanti arayanı.
Nabza göre şerbet vermedim hiç.
Sevmedim vereni de.
Dobrayım ben deyip…
Patavatsızlık edeni de.
Ağlamaktan utanmayanı sevdim.
Ağız dolusu güleni.
Yargılamayanı sevdim… Kınamayanı.
Kınamadan önce aynaya bakanı.
Kibiri günah bileni...
Gücünün farkında olup dile getirmeyeni sevdim.
Acıyı azaltıp, mutluluğu çoğaltanı.
Kaybettiğinde vazgeçmeyeni.
Umutta inatçı olanı sevdim ben.
Ayrılmadan sözün özünden;
İnsan taklidi yapanları değil...
'İnsan'ı sevdim daha çok, kendi özümden.
~
Birhan Eroğlu


Bu çiçeklerden aldım ama aynı saksıda rengarenk bu arajmanı görünce keşke biraz daha bekleseydim diye hayıflandım, benim ki tek renk. 




Aile sağlık merkezinin karşısındaki pastanem Unak tı ismi, değiştirdi UN-1881 yaptı...



Cicero’ya yaşlılığında sorulan soru :

Üstat, yeniden gençliğe dönmek ister miydiniz?

Üstadın Verdiği Yanıt:

“Yarışı birinci bitiren bir at, neden bir daha başlangıç çizgisine dönmek istesin ki…
Ben her zaman yaşlılar gibi olgun düşünen gençlere,
gençler gibi neşeli olan yaşlılara hayranımdır.
Zaten neşeli olanlar hiçbir zaman yaşlanmazlar.
Yaşlanmak ve yaş almak,
Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan kendine olan güveni kadar genç,
Kuşkusu kadar yaşlı, Cesareti kadar genç,
Korkuları kadar yaşlı, Umudu kadar genç,
Bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.
İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe,
Neşe duydukça,
Güzellikleri fark ettikçe,
Beyni yeni şeyler keşfettikçe Herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan,
Yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır...”

W. E. Gladstone 


İnsanlar biriktirin…
Öyle insanlar olsun ki
“Nasılsın” demeden önce
“Yüreğin iyi mi” diye
sorsunlar…
~
Cahit Zarifoğlu 




OKUDUKLARIM 2026/35 YENİDEN DENİZ OLMAK

12 Mayıs 2026

OKUDUKLARIM 2026/35 YENİDEN DENİZ OLMAK

 


On bir yaşındaki Gece için kardeşinin olacağını bilmek, günün her saati denize girebilmek kadar güzel… Özellikle büyük şehrin karmaşasından kaçıp geldikleri Fethiye’de, ailece işlettikleri Fesleğen Lokantası’yla başlayan yeni hayatlarında, tatlı hayallerin önüne hiçbir engelin çıkmayacağına emin. Ancak yetişkinlerin dünyası her zaman bu kadar basit değil. Gece, annesinin niçin hep yorgun olduğunu merak ediyor. Ya da babası ile, eskiden bir denizci olan dedesinin niçin sürekli atıştığını. Ufuktan bakan Can Adası’nın gitgide niçin daha çok anılır olduğunu ve mutluluğun nasıl bu kadar kırılganlaşabileceğini... Gece’nin kafasını meşgul eden bu soruların cevapları anılarda, gecikmiş sohbetlerde ve birtakım zorlukları ailece aşmaya olan kararlılıklarında saklı...

Öyküleriyle sevilen yazar Anıl Mert Özsoy, Can Çocuk Yayınları’ndaki ilk romanında okurları Akdeniz sahilinde, sevgi ve umut dolu bir aile öyküsüne davet ederken, geçmişin ve kırgınlıkların onarılabilir olduğunu, umulmadık dertlerin dayanışma ve karşılıklı anlayışla çözülebileceğini, bir sonbahar fırtınasında bile yaz güneşinin hissedilebileceğini hatırlatıyor.

KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM;

Kitap güzeldi.  Karakterlereyse iyi kurgulanmış. "Fesleğenim," diye seveniniz var mı sizin?

KİTAPTAN ALINTILAR;

"İnsanların yüzündeki mutluluğu görünce senin de karnın doyacak," demiş ve eklemişti, "Karnın doymasa bile gönlün kesin doyacak..."
*****
Gece, yaz başında dedesinin hediye ettiği fotoğraf makinesinin de çantasında olduğunu hatırlayınca gülümsedi. Dedesi makineyi hediye ederken, "İnsanların yüzündeki mutluluğu görünce senin de karnın doyacak," demiş ve eklemişti, "Karnın doymasa bile gönlün kesin doyacak..."
*****
Mutluluk bazen bir çay bardağına sığabiliyordu.
*****
Acılar hatıralaştıkça güzelleşir.
*****
Bilmediğimiz bir sürü şey var evladım. Ne kadar çok kitabın varsa o kadar çok şey bilmediğini görürsün.
*****
İyi bir denizci aza tamah eder. Her şeyden önce gemisi önemlidir onun.
*****
En iyi ilaç sevgidir.
*****