Hepinize hayırlı haftalar, hayırlı ramazanlar. Buralar ve ben aynıyız, kitap okumalarına ara verdim. Elimde kütüphaneden aldığım son bir dergi vardı onu okuyup bitireceğim. Ramazanla aramı hoş tutmaya çalışıyorum. Dün pazardan gelince pide almak için karşıya geçtim, daha çıkmasına vakit olunca, bana 2 tane ayır deyip eve geldim. Bir süre sonra gittim, bende sıraya girdim, fakat bir anda pide bitti. İçeri girip sordum bana ayırdın mı diye? ayırmış aldım parasını ödedim. Önümde çocuklu bir bayan vardı, o da arkamdan gelmiş, fırıncı bayana soruyor çocuk hiç mi pide kalmadı diye. Zaten herkes dağılırken ben içeri girip aldığım için bir tuhaf olmuştum, çıkardım bir pideyi çocuğa verdim. Gönlüm rahata erdi. Yoksa suçluluk duyacaktım bu konuda. Bu akşam da özel içli pide yaptırdık, ezan okundu bayağı geçti fırıncı tepsilerde bizim pideleri arıyordu, içimden dedim şimdi bunları da başkasına vermiş olmasınlar:)) neyse bulundu, ben eve girdiğimde annem çorbasını bitirmiş yemeğe geçmişti:))
Jiddu Krishnamurti
" ... Tüm dünya insanın içindedir.
Bakmayı ve öğrenmeyi bilirsen kapı önünde ve anahtar elindedir.
Anahtarı ya da açacağın kapıyı senden başka hiç kimse sana veremez..."
SUFİNİN YOLU
Âlem bir vehimden ibârettir; onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise "hayâl" ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannettin ki bu âlem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; mutlak Gerçek'den (Hakk'dan) hâriç bir varlıktır. Hâlbuki hiç de böyle değildir... Bil ki senin kendin de bir hayâlsin; idrâk ettiğin her bir şey ve "bu ben değilim" dediğin her bir nesne de bir hayâldir. Şu hâlde bütün varlık âlemi de hayâl içinde hayâldir."
İbn Arabi, Füsusu'l-Hikem'den
Anadolu’da 12. Yüzyıldan itibaren İslamiyet’in mistik yönünü oluşturan Tasavvuf geleneği gelişmiştir. Bu gelenek Ahmet Yesevi ile Türkistan’da başlamış ve Anadolu’ya göç eden Horasan Erenleri ile devam etmiştir.
Tasavvuf İslam Mistisizminin, içrek ve batıni olan bilginin genel adıdır. Sufi ise bu yolda yürüyen uygulama yapan kişidir. Sufi kelimesi köken olan yün anlamına gelen Arapça ‘suf’ kelimesinden türemiştir. Sufiler yün aba giyen, sadeleşmeyi, arınmayı, saflaşmayı, Allah Yolunda kendini bilmeyi günlük hayatlarında uygulayan kişilerdir. İbadet ve zühd ile uğraşırlar, Allah yolunda, bencillikten, kul hakkı yemekten, nefislerinin oyuncağı olmaktan uzak dururlar.
Allah’a ve Yasalarına Teslimiyet yollarının temel düsturudur. Tasavvufi anlamda yani ilahi bilginin özündeki karşılığı anlamda, tüm hayatlarını “secde” halinde geçirmeyi niyet ederler. Tabii ki görünüşteki secde değil asıl olan manevi secde yani kalpte secdede olmaya gayret ederler.
Sufilik mistik bir inancın tatmini ya da tercihinden öte olarak, bir yaşam biçimi ve yaşam tarzıdır. Bütün inançların birliği ve O’na inananların tümünün kardeşliği üzerine kurulmuştur. 14 üncü ve 15 inci yüzyıllarda, Ahilik ve Fütüvvet gelenekleriyle birleşen Türk sufiliği, Gazilik, Alplik ve Dervişlik gibi kollara ayrılarak sosyal, toplumsal ve dinsel gerçekliği bir arada yaşatmıştır.
Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, İbn-i Arabi, Abdülkadir Geylani, Sadi Şirazi, Harakani gibi çok önemli mutasavvıflar tarafından halka aktarılmış ve günlük yaşam için formülüze edilmiştir.
Tasavvufun özünde insanın kendisini Allah’ın ondan razı olduğu ve kendisinin de Allahtan razı olduğu hale getirmek vardır. Fecr Suresinin ayetlerinde bu bilgi verilmiştir. Denir ki: “Rabbinden razı olarak, Rabbini razı ederek, dön şimdi Rabbine…
Fatiha Suresi de Allah’a Hamd cümlesi ile başlar. Özünde Allah’a Hamdetmek ve O’nun yolunda yürümek niyet ve gayreti vardır. Tasavvuf bu temel prensibin her insanın su gibi ekmek gibi nefes almak gibi temel ihtiyacı olduğunu ve bunu yapamayan ruhların huzur bulamayacağını anlatır. Yani ruhçuluk ekolündeki kendini bilmek, Rabbini Bilmek ve Tekamül Etmek bilgisi ile birebir örtüşür. Çünkü İlahi Nizam ve Kainatın da anlatmaya çalıştığı gibi bunu yapamayan ruhlar, sevemezler ve cennetlik olamazlar o zamanda dünyadan mezun olamazlar.
Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneğinde Üstad Ergün Arıkdal, öğrencilerinin tüm ruhsal yollar hakkında bilgi edinmelerini istediği için Felsefe, Tasavvuf, Dinler Tarihi, Psikoloji ilgili kitaplar okutur, iç seminerler ve çalışmalar yapardı. Cavit Sunar’ın Tasavvuf Tarihi adlı eserini de ders olarak çalıştırmıştı. Türk Ruhçuluğu köken olarak tasavvufla ilintilidir, Üstat Ruhselman’ın ilk yaptığı, Kadri-Mustafa Molla-Kemal Yolcusu gibi müstear isimli ruh varlıklarından aldığı bilgiler dikkat edilirse, uygulamaya, iyi ve erdemli insan olmaya dönük tasavvufla bütünleşen ruhsal tebliğlerdir.
Ruhçulukta da uygulama çok önemlidir. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz felsefesi ile hareket edilir.
Tasavvuf, insanın ruhsal gelişimini sağlayan bir yaşam tarzı ve ruhsallık anlayışıdır. Amaç, ruhsal Hakikat bilgisini edinmek ve nefsini arındırarak İnsan-i Kâmil boyutuna ulaşmaktır. Bu gelişim sürecine “Seyr-i Sülûk” denir ve bu yola girene “Salik”adı verilir. Ruhsal gelişimin üç aşaması olduğu kabul edilir. Bu aşamaların ilki “İlm-el Yakîn”, ikincisi “Ayn-el Yakîn” ve üçüncü son aşaması “Hakk-el Yakîn” aşamalarıdır.
İlm-el Yakin: Kur’an’ı ve kutsal metinleri akıl-mantık ve bilimle açıklayanlardır.
Ayn-el Yakin: Gözle görür gibi hakikati görmek. Ayn göz demektir.
Hakk-el Yakin: Görmeyi aşmış, evrenin ruhsal enerjisi ile bütünleşmiş anlamına gelir.
Tasavvuf anlayışında insanın 7 nefs mertebesine ulaşabileceği kabul edilir. Bunlar:
1. Nefs-i Emmare: Emreden, emir-komuta seven.
2. Nefs-i Levvame: Pişmanlık duyan, sorgulayan.
3. Nefs-i Mülhimme: İlham ile yaşamını sürdüren.
4. Nefs-i Mutmain: Tatmin olmuş, beklentisiz olan.
5. Nefs-i Raziya: Rıza boyutunda yaşayan.
6. Nefs-i Marziya: Allah’ın rızasını elde etmiş olan
7. Nefs-i Kâmile: Kemale ermiş, olgunlaşmış kişi olarak sınıflanır.
Tasavvufa göre her insan, yeryüzüne hem üstün özelliklerle hem de süflî vasıflarla gelir. Ondan beklenen, süflî ve nefsânî arzularını sınırlaması, yani “nefsini denetlemesi”dir. Nefs temizlendikten sonra işin ikinci aşaması başlar, o da “kalbin tasfiyesi”adını alır… Kalpteki dünyevi, nefsani bağlılık ve duygusallıklar dengelenir ve insan duygu ve düşüncelerinin merkezi olan kalp, Allah’ın insan gönlünde yer almasına tahsis edilir.
Nefs, insanın var olmak ve varlığını devam ettirmek için gerekli özelliklerin merkezidir. Açlık, susuzluk, uykusuzluk vb. maddî ihtiyaçların yanında sevmek, sevilmek, bağlanmak vs. gibi manevi /psikolojik ihtiyaçlar da nefs tarafından organize edilir. Nefs ruh dünyaya bağlandığı için madde ile karşılaştığı için varolduğundan amaç nefsi kötülemek, yok etmek değil, onun insana egemen olmasını denetlemektir.
İnsanın aç kaldığı zaman bir şeyler yemesini emreden nefsi, o bedenin canlı kalmasını hedefler. Ancak bu açlığı bastırmak için her türlü yolun meşru görülmesi, midenin dolduğu hâlde gözün doymaması; nefsin terbiye edilmediğinin işaretleridir. Nefsin bu şekildeki menfi emirlerine gözü kapalı bir şekilde itaat eden insan, onun bir nevi kölesi hâline gelir.
NEFİS DOYAR MI?
Nefis, doymak bilmeyen hırs ve iştahı ile insanı uçurumlardan yuvarlamaya hazır bir binek aracı gibidir. O yüzden hayat boyunca, nefsin tabiî ihtiyaçlarını normal sınırlar içinde karşılamaya özen göstermeli ve dizginlerin kontrolünü hiçbir zaman bırakmamalıdır. Çünkü bir anlık bir gaflet hali, bazen insanın uçurumdan yuvarlanıp parça parça olmasına yeter de artar bile…Nefs doymaz, varlık belli bir aşamada bu doymaz nefsin farkına varıp onu denetlemeye karar vermezse, kendi elleriyle cehennemine giden yolun taşlarını yerleştirmiş olur.
Kur’ân-ı Kerîm eş-Şems, 7-10 ayetinde der ki:
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki; nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”
Kâf, suresi 16.ıncı ayette ise;
“Andolsun ki insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” Denerek, insanın nefsiyle mücadelesinde onu yalnız başına bırakılmadığı ifade edilir. Gerek vicdan, akıl, irade gibi içsel güçlerle; gerekse peygamber göndermek, kitap indirmek, içinde ve dışında kendi âyetlerini göstermek, salih ve sadık kimselerin mevcudiyeti suretiyle dışsal nedenlerle insana hep yardımcı olunmuştur.
NEFSE KARŞI UYANIKLIK
Tasavvufta İnsanı, nefsine karşı uyanık tutan en önemli vasıtalar, iman, takva, salih amel, ibadet ve duadır. Bu nîmetlerden mahrum kalan insan, nefsinin isteklerine râm olur ve Allah yolundan uzak düşmeye başlar ki günümüz insanının acıklı durumu da budur.
Nefis; tembelliği, atâleti sever. İnsanı gevşekliğe meylettirir. Mal sahibi olmayı, bunu biriktirmeyi, hırsı, tamahı, cimriliği özendirir. Sufilerde ise çalışkanlık ve disiplin çok değerlidir. El –Haşr 9 uncu Âyet-inde şöyle denir:
“…Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
Gurur, kibir, kendini büyük görme, insanları istihkâr yani hor görme nefsin tuzaklarındandır. Bencillik, menfaatperestlik, sadece kendisini düşünmek, uzak ve ulaşılmaz emeller peşinde koşmak, nefsin en önemli özellikleridir.
Tasavvufi bilginin uygulaması açısından “İnsanın yapıp ettiklerini hatırlayacağı gün vardır… En-Nâziat, ayeti 35-41suresinde denir ki:
“Ve görene Cehennem açık bir şekilde gösterilmiştir. Artık kim azmışsa ve dünya hayatını âhirete tercih etmişse, şüphesiz Cehennem (onun için) tek barınaktır. Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için ise… Şüphesiz Cennet (onun) yegâne barınağıdır.”
ALINTIDIR.
Yenilerim...
Ramazandan önce arkadaş yemeğe davet etti, dışarıda yemek yedik, cüzdanı bol para görsün ısmarladığı için, kahveleri de ben ısmarladım.
Bitirmeye çalıştığım dergim
Belki denersiniz. (Alıntıdır)
Bahçeden kardelenler ile iyi bir hafta diliyorum sizlere....





















