HAYATI DOĞRU ANLAMANIN EN İYİ YOLLARINDAN BİRİ : HER ZAMAN KARŞI TARAFTAN BAKABİLMEK

26 Temmuz 2026

HAYATI DOĞRU ANLAMANIN EN İYİ YOLLARINDAN BİRİ : HER ZAMAN KARŞI TARAFTAN BAKABİLMEK

 



Kaderimizle Barışma Zamanı !

“Yunus Emre: Kader Gayrete Aşıktır”
“Mevlânâ: “Kader, seni nereye çağırıyorsa ruhun oraya yönelir.”
İbn Arabî: “Hakk’ın takdiri, kulun anlayışından geniştir.”
Hacı Bayram-ı Velî: “Her ne ki gelir, Hakk’tandır; kulun payı sabırdır.”
Şems-i Tebrîzî: “Teslimiyet, çaresizlik değil; hikmeti görmeyi bilmektir.”

Hepimizin kendi kaderinden, ailesinden, eşinden, çocuklarından, akrabalarından yakındığı günler olmuştur. Bazen kendimizi onlara çok yabancı gibi hissedebiliriz. Ve neden bir aradayız diye sorgulayabiliriz, bu sorgulama bizde sıkıntı ve depresyon yaratır çünkü içinde bulunduğumuz şartlarla uyuşmamaktadır, kader olduğu içinde belli bir süre pek de değiştirilemez.
Böyle şikayet ede-ede, ağlaya-sızlaya, depresyona gire çıka; yıllar ve yıllar geçer, hala sorumuzun yanıtını almadığımızı fark ederiz. İçimizdeki ses sürekli olarak, “Neden ben?” “Ben bunlara layık değilim ki, çok daha iyi şeyler yaşamalıydım, hayatta duruşum zekam, her şeyim, çevremden üstün onlar bana yetmiyorlar” der.
Gençliğin, duyguların, tutkuların, arzuların verdiği itilimle söylenen bu sözleri aşmak ve her şeyiyle “Bu Benim Kaderim, Bana Çok Şey Katan, Beni Olgunlaştıran, Başkalaştıran Kaderimi Seviyorum ve Olumluyorum” demek için yıllar yıllar gerekebilir.
Çok çeşitli olaylar yaşanır, dersler alınır, üzerinde düşünülür; psikoloğa gidilir, en yakın arkadaşlarla dertleşilir, genelde hayatın bize yaptığı haksızlıklardan sürekli şikayet edilir. Biri tavsiye eder astroloğa gidilir, doğum haritası baktırılır, astrolog beş saat konuşur ama kimin umurunda, içimizdeki ses sürekli “tamam da işte konu o kadar basit değil, ben o aileye, o anneye doğmasaydım, sen o zaman görürdün beni” der durur. Sonra günlerden bir gün, bizde bir değişim olduğunu fark ederiz. Olabilecek en muhteşem şey olmaya başlar, kaderimizi kabullenmeye ve bize verdiği armağanları görmeye başlarız, en büyük armağanda olgunluk, anlayış ve insan sevgisinde artıştır.
Kaderimizle barışma zamanı gelir, tüm ailemizi ve şikayet ettiğimiz diğer kişileri yüreğimize toplarız, onlardan tek tek özür diler, bağışlanma isteriz. Bunları sessizce kendi içimizde rahatlıkla yapabiliriz, söze dökülmesi hiç de gerekli değildir.
Ve dimdik ayağa kalkarız; kaderini taşımanın onurudur bu kalkış, birkaç adım atarız ürkekçe, acaba eskiye dönecek miyim endişesi ile, geçer ilk günler… Hayır! Değişim gerçektir, artık eskiye dönmediğimizi görünce, derin bir nefes alırız, hem taa diyaframdan, nefes eğitmenlerinin istediği kadar uzun ve deriiiiin!…İşte bu yaşamımızın en değerli anıdır… Geçmişi geçmişte bırakmak, kaderle yüzleşmek, kendimizi ve ailemizi olduğu gibi kabul etmek, onların her birinin ayrı bir yönümüzü geliştirdiğini, bu hayatın boşuna yaşanmadığını anlamaktan, hissetmekten daha değerli bir duygu sizce var mıdır?
Hepimizin en büyük dileği bu noktaya gelmek ve kaderimizi kabullenip, onun üstüne çıkmak, insan ancak koşulsuz kabullendiği şeyi aşabilir sürekli amaların girdiği, koşulların ileri sürüldüğü durumlar aşılmış sayılmaz.
Şimdi soralım: Kader değişir mi? Elbette! Ama zorlayarak değil, aşarak, kendini ve çevreni kabullenerek…

Ünlü Filozoflar Kader için neler demiş neler!...

Seneca: “Kader, razı olana öncülük eder; direnenleri sürükler.”
Marcus Aurelius: “Başına geleni doğanın bir parçası gibi kabul et.”
Epiktetos: “Olaylar değil, onlara verdiğimiz anlam bizi sarsar.”
Schopenhauer: “İnsan istediğini yapabilir; ama ne isteyeceğini seçemez.”
Nietzsche: “Kaderini sev; ona karşı savaşma.”

Her an yeniyi yapma şansı, tüm insanlara eşit olarak tanınmıştır… Her insanın da hayatında bir şeyleri değiştireceği, kaderiyle barışacağı, onu üzenleri, kıranları affedeceği sihirli anı farklıdır, yargılamamak gerekir, hiç kimseyi yargılamaya hakkımız yok, biz, ancak kendimizden sorumluyuz…


Hepinize güzel bir hafta diliyorum, buralar ve ben bildiğiniz gibiyim. Havalar çok sıcak, pervane ile serinliyoruz. 
Çamaşır makinası kart yaktı, Allah'tan garantisi bitmemişti. Servisi çağırdım, çocuk kullanmayı becerememişsiniz dedi, mix programına 3-4 eşya atacakmışım fazla atmayacakmışım. Geçen sene Mayıs ayından bu yana kullanıyorum, kilim bile yıkadım tıklamadı hiç. Servis çekti gitti. Makina küt küt hopluyor, son 8 sn yi atlıyor, sıkmıyor. Komşu 2. el makina aldı telleri dolduruyor, koskoca firma bana 3 er 4er eşya yıkayın diyor. Hemen instagramdan bir yazı döşedim, Merkezden aradılar, başka bir çocuk aradı, abla kart siparişi verdim perşembe gelicem takmaya dedi. Sözünde durdu ve o gün kartı değiştirdiler, şu an maşallah tıkır tıkır çalışıyor. Bu yola başvurduğum için üzgünüm, ama müşteriyi kaele almıyorsan, dinlemiyorsan bu oluyor.
Geçen seneden bu yana kuyunun motoru çalışmıyor, bobinajcı yapıyor, eve geliyor takıyorlar ilk çalışıyor, kapadığında hava kaçırıyor, çalışmıyor. Yaz bitti onca insan geldi, o kadar para harcandı olmadı. En son komşu geçen gün birini getirdi, Macur kendisi adam hortumu kısalttı, birde alt kısımda bir vida sıktı, parada almadı (ama ağbim çift kişilik bir nevresim hediye etti) motor çalışıyor, şakır şakır su geliyor bahçe sulanıyor, betonlar serinleniyor. 2 senedir 2. kez bastığında çalışmayan motoru adam bir vida sıkması ile halletti. 
Kışlık hazırlıkların bir kısmını bitirdim, iş domates sosu, menemen, tarhana ve turşu işine kaldı. Yarın sergi açmayacağız, sabah erkenden alışverişe gideceğim sadece, bugün biraz petemek domates aldım yeşilli idi, birkaç gün dursun sos yaparım belki.
Hafta içi İstanbul'da bir doktoru arayıp randevu alacağım, ameliyattan önce bir doktora daha görünmek istedim. 
Son zamanlarda burnumun içi çok kuruyor, bunun sebebini de bir türlü anlamadım. 




Üç kardeşler ve kardeşlerden biri çok obur...


Ben kitap okurken kimi yerde yatıyor kimi de böyle sandalye minderine uzanıyor.



GÜCENME VE ALINGANLIKLAR TEHLİKE SİNYALİ
 Andre Luiz’den

 Gücenme ve alınganlıkları, yok etmemiz gereken tehlike işaretleri olarak görmeye alışınız.
 Eğer yakın çevrenizde bir problemden şikayet edildiğini duyarsanız, uyum içinde işbirliği yapabileceğiniz kişileri bularak ihtiyacı olanlara sessizce yardım ediniz.
 Bir zorlukla karşılaşan veya bir saldırıya maruz kalan bir varlık karşısında bu varlığın da diğerleriyle aynı değerde olduğunu düşünerek gücenme alışkanlıkları unutunuz.
 Önyargılı bir düşünce veya davranışla karşılaştığınızda başka insanların da düşünce özgürlüğüne sahip olduğunu unutmayınız.
 Başarısızlıklar bizi güvensizlikten çıkmaya zorlayarak daha iyi ve yeni vazifeleri davet eder. 
 Anlayamadığımız olaylar kendimizi geliştirme talimi olup, egoist olmayan bir biçimde sevilmek yerine sevmeyi alışkanlık haline getirmemizi sağlarlar. 
 Bize deneyim kazandırmaya çalışan hayatın darbelerini affedin ve kendinizin İlahi Tesir içinde bulunduğunuzu ve Tanrı’nın da hayattaki bu tesir akışı içinde bulunduğunu unutmayın. 
İnsanların yararına olan bir iş, hiçbir zaman ruhsallığa karşı tehlike oluşturan bir işe dönüşmeyecektir.
 Alınganlıklar her zaman hastalık ve düzensizlikleri getirir. Zaman içinde karşımıza çıkan problemler olduğu zaman dua edelim. Ve bu dua o zaman, içimizdeki gölgeyi ışığa dönüştürecektir.


Bir tarafta öbür dünyaya göçenler var, diğer tarafta öbür dünyadan gelen bir hayaletin tren gezisi var....


Şehrimde yeni bir cafe açıldı, arkadaşla oraya gittik. İlk defa matchalı bir soğuk kahve içtim. Kusur kalmadım yani:))


Cumartesi günü serginin ilk müşterileri, yediler içtiler, hesabı ödemeden tüydüler...




Kadın olmak, bir ömre bin ömür sığdırmakmış.
Hangi yaşta mısın?
Ya hep yaşadıkların kadar,
ya da hiç yaşayamadıkların kadar.
Saatin yelkovanı her turda ömründen bir parça koparıp götürüyor.
Yelkovan her turu tamamladığında, "Tamam," diyor zaman, "bir parçanı daha aldım, bedeninden, ruhundan ve kalbinden."
Hala vaktim var mı, diye sorma hayata.
Çünkü zaman cevap vermez, sadece alır.
Herkes için bir şeyler olurken —eş, anne, ev hanımı, çalışan— kendisi için "hiç" kalmanın verdiği o sızıdır kadın olmak.
"Yaşanmamışlık" ne garip bir kelime.
Bir şeyi yaşamış gibi görünüp aslında ona hiç dokunamamak...
Nefes alırken, içindeki çığlığı duyamamak;
En derin uçurumdur bir kadının bedeninde, ruhunda ve kalbinde.
Düşersin o boşluğa, tutunacak bir ses ararsın,
Ama yankın bile sana yabancıdır artık.
Zaman, o uçurumun kenarında biten zehirli bir sarmaşık,
Hayat ise, aşağıya bakmaya korktuğun o sonsuz mesafe.
Bir kadın, kaç kez susar ölmeden önce?
Kelimeleri boğazında bir düğüm,
Gözyaşları yastığında birer mühür.
Ölmek sadece toprağa girmek değilmiş,
Kendi sesine, bedenine, ruhuna ve kalbine sağırlaştığı her gün ölürmüş insan.
Yarım kalmış bir ömrün dikiş yerleridir kadınlık,
Hep bir iğne ucu acısı teninde.
Evlilik, eş olmak, kadın olmak, anne olmak, ev hanımı olmak, çalışan olmak,
kime sorsan hep yarım,
kime sorsan hep biraz eksik.
her rol bir parçasını alır kadının.
Anneye kalp gider, eşe ruh, eve emek, işe zihin...
Geriye kendine kalacak bir "tam" hiçbir zaman bırakılmaz.
Fakat unutma ki; O yarım kalmışlıklar içinde bile bir kadın, dünyayı avuçlarında tutacak kadar büyük bir gücü saklar bedeninde, ruhunda ve kalbinde.

Şair adam…


Kısa bir alışveriş...


Bu da bir başka alışveriş.


Eski minibüsümüz hala bahçemizde arkasından, yan tarafından asma ve incir ağacı yetişmiş...


Sıfırdan başlamak gerek bazen
Resetlemek gerek hayatı
Gereksiz kalabalıklardan uzak...
Güven veren bir kaç dost yeter...
Bir elinde kitap bir elinde kahve
Biraz deniz havası...
Kavgalar , sahtelikler uzak olsun ...
Yüreğinde sevgi taşıyanlarla benim yolum...
Yüreğiyle konuşan insanlar olsun hayatınızda.
Güzel bakışlarıyla sıcak içten ve samimi bi kahve
içimlik sohbetleriyle içinizi ısıtan...!

Gülten Alp 


KRİSHNAMURTİ’DE FARKINDALIK VE ANLAYIŞ
Doç. Dr. Haluk Berkmen

Hindistan’da İngilizce öğrenip Amerika’da meşhur olan Jiddu Krişnamurti (1895-1986) daha 14 yaşında iken Teozofi Derneği tarafından “dünya öğretmeni ve bilge kişi” olarak seçildi. Bu dernek Helena Blavatsky (1831-1891) tarafından 1875 yılında kurulmuş ve Blavatsky öldükten sonra derneği Annie Besant (1847-1933) ve Charles Webster Leadbeater (1854-1934) yönetmişlerdir.
 J. Krishnamurti insanın kendi psikolojik yapısını ve düşünce şeklini değiştirmesi gerektiğini savunurdu ve bu değişikliği ne dinlerin ne de ideolojilerin başarabileceğini ileri sürerdi. Hiçbir dine, sosyal kast’a veya milliyete ait olmadığını ilan ederek dünyayı dolaşmış ve ömrünün sonuna kadar mistik (ruhsal) ve sosyal konuları işleyen konferanslar vermiştir. Üzerinde önemle durduğu konulardan biri de farkındalık veya anlayış konusuydu. Bu konuda şu açıklamaları vardır:             
“Anlayış zamanın sınırları içinde değildir; zaman asla anlamaya yardımcı olmaz. Anlayış yavaş-yavaş, özenle ve sabırla gerçekleşecek bir süreç değildir. Ya şimdi anlarsınız ya da hiç anlamazsınız; anlayış yıkıcı bir darbedir, usul-usul gelmez.”                                       
 J. Krishnamurti, Meditasyonlar, Ayna Yayınevi

Krishnamurti bu deyişinde gelişimin mümkün olmadığını söylemiyor. Aksine gelişimin ani bir aydınlanma ile başladığını söylüyor. Kitap okumak veya okul eğitimi görmek ancak entelektüel gelişimi sağlar. Benliğin (nefsin) gelişimini sağlamaz. Pek çok okumuş insan vardır ki yakınlarına kötü davranırlar. Bunun birçok örneğini görmüşsünüzdür. Asıl gelişim kendini tanımakla olur. Kendini tanımak ise ani bir farkındalık olayıdır. 

Şöyle bir örnek verelim:

Yıl 1100 yılları. Japonya'da bir Zen rahibi ağacın altında meditasyon yaparken karşısına bir samurai çıkıvermiş. Belinde kılıcı olan samurai istediği insanın anında öldürme hakkına sahipmiş. Samurai zen rahibine şöyle seslenmiş: "Ey kendini bilge sanan kişi bana cennet ve cehennem nerede anlat". 
Rahip: "Sen cennetten, cehennemden ne anlarsın. Cahilin birisin" demiş. Buna kızan samurai aniden kılıcına sarılmış ve kılıcını tam çekerken rahip: "İşte cehennem budur" demiş. Etkilenen samurai kılıcı yerine iterken rahip: "İşte cennet budur" demiş. Samurai o anda aydınlanmış.
Jiddu Krishnamurti’nin sözleri genellikle özgürlük, zihin, korku, sevgi ve hakikatin doğrudan deneyimlenmesi üzerine yoğunlaşır. 

Birkaç Örnek:

“Hakikat, belirli bir yolda bulunmaz. Hakikat, yol olmayan bir ülkedir.”
“İnsanın en büyük özgürlüğü, hiçbir şeye ait olmamaktır.”
“Korku ile yüzleşmek, korkunun bittiği yerdir.”
“Sevgi, düşüncenin ürünü değildir. Sevgi, yalnızca düşünce sustuğunda doğar.”
“Gerçek özgürlük, başkaldırının ötesinde, zihnin her türlü şartlanmasından kurtuluşudur.”
“Bir şeyin gözlemlenmesi, değiştirme isteği olmaksızın yapılabilirse, işte o zaman gerçek dönüşüm başlar.”
“Kendi kendini anlamayan insan, hiçbir ilişkide gerçek huzur bulamaz.”
“Hakikati bulmak için, zihnin tamamen sessiz olması gerekir, çaba ile değil, anlama ile gelen sessizlik.”

Krishnamurti, özgürlük ve sevgiyi birbirinden ayrılamaz iki hakikat gibi görür. İşte bu temalara dair bazı deyişleri:

Özgürlük Üzerine:

“Özgürlük, istediğini yapmak değildir; özgürlük, gerçeği olduğu gibi görebilmektir.”
“Zihin, ancak hiçbir otoriteye dayanmadan, hiçbir dogmaya bağlı olmadan araştırdığında özgürdür.”
“Özgürlük, bir son değil, bir başlangıçtır. Özgürlük olmadan öğrenme yoktur.”
Sevgi Üzerine:
“Sevgi, arzunun ya da haz duygusunun ötesindedir. Sevgi, benlikten arınmış bir dikkat halidir.”
“Sevgi, düşünceyle ölçülmez. Ölçüsüz olan şeydir sevgi.”
“Gerçek sevgi, karşılık beklemez, bağlanmaz, sahiplenmez. O, bir bahar rüzgârı gibi esip geçer.”
“Özgürlük olmadan sevgi yoktur, sevgi olmadan da özgürlük yoktur. Çünkü biri diğerinin nefesidir.”
“Korkudan özgürleşmeyen bir kalpte sevgi doğmaz. Sevgi, yalnızca tamamen özgür bir zihinde filizlenir.”


İyi haftalar.....



ÇOBANIN UFKU KEÇİNİN G*TÜ KADARDIR

17 Temmuz 2026

ÇOBANIN UFKU KEÇİNİN G*TÜ KADARDIR



 



“Çobanın ufku keçinin götü kadardır” sözü, kişinin dünyayı yalnızca önünde gördüğü kadar algıladığını ve daha geniş bir perspektif geliştiremediğini anlatır. Sürekli aynı çevrede, aynı düşünce kalıpları içinde yaşayan insanlar, büyük hedefler kurmakta ve farklı bakış açılarını değerlendirmekte zorlanabilir. Bu ifade, insanın ufkunu bilgiyle, deneyimle ve farklı bakış açılarıyla genişletmesi gerektiğini; aksi hâlde sadece günlük meselelerle sınırlı bir yaşam süreceğini vurgulayan eleştirel bir deyimdir.

👏👏👏👏👏👏👏


Mesele çobanlık değil. Mesele, insanın gözünü nereye diktiği.

Bazı insanların bütün hayatı, önlerindeki keçinin götü kadardır. Sabah gözünü açar; komşu ne yapmış? Kim kimi takip etmiş? Kim ne giymiş? Kim bana laf sokmuş? Kim benim hakkımda ne demiş? Sanki evrenin merkezi dedikodu masasının üzeridir.

NASA milyarlarca ışık yılı ötedeki galaksileri inceler; ama insan hâlâ mahallenin, apartmanın WhatsApp grubu tartışmasına hapsolur.

Psikolojide buna dikkat tüneli denir. Beyin, sürekli küçük şeylerle meşgul olduğunda büyük resmi göremez. Satrançta sadece önündeki piyona bakan oyuncu, birkaç hamle sonra mat olur. Hayatta da böyledir. Sadece bugünkü kavgaya bakan, yarınki huzuru kaçırır. Sadece insanların kusurunu gören, hayatın güzelliğini ıskalar. Sadece önündeki keçiyi seyreden, dağın ardındaki baharı göremez.

Bir de ölüm gerçeği var; işte bütün bu küçük hesapların en büyük düşmanı. Çünkü ölüm, senin planlarına göre çalışmaz. Kalp krizi, deprem, bir kaza, tek bir telefon... Hayat bazen tek cümlede değişir. Bu kadar kolay ölünen bir dünyada, mutlu olmayı ertelemek akıl işi değil. Ama ne yapılır? Kahkaha, sevgi, gezip seyahat etme işleri sonraya bırakılır. Yaşamak sonraya ertelenir. Sonra da ömür, tanımadığın insanın ne düşündüğünü hesaplayarak tüketilir. Tuhaf olan; kendi hayatının başrolü olmak yerine, başkalarının senaryosunda figüranlık seçilir.

Stres sadece kalbi yormaz. Bakış açısını da küçültür. Kortizol yükseldikçe insanın dünyası daralır. Daralan dünya ise en sonunda bir dedikodu kadar küçülür. Sonra insan, okyanusun kıyısında yaşarken bir su birikintisinin içinde boğulur.

Mitolojide İkarus gökyüzüne bakmayı seçti. Odysseus ufka bakmayı seçti. Prometheus geleceğe bakmayı seçti. İnsanlığı ileri götürenlerin hiçbiri ömrünü başkalarının hayatını seyrederek geçirmedi. Çünkü büyük insanlar, büyük manzaralarla meşguldür. Küçük insanlar ise küçük hesaplarla.

O yüzden kendine sor: Ben gerçekten neye bakıyorum? Ufka mı? Yoksa ömrümü bir keçinin arkasında mı tüketiyorum?

İinsanın karakteri, baktığı yerden anlaşılır. Kimi gökyüzünü seyreder. Kimi denizi. Kimi kitapları. Kimi sevdiğinin gözlerini. Kimi de ömrü boyunca sadece başkalarının hayatını...



Bu yazıyı çok sevdim ve sizlerle de paylaşmak istedim...



Sami Güner tarafından, Kadıköy vapurunda lodoslu bir günde çekilen bu fotoğraf, Hayat dergisinin 7 Kasım 1958 tarihinde yayımlanan sayısının arka kapağını süslemiş.
Fotoğrafın altında yer alan yazıyı olduğu gibi aktarıyorum:
"Lodos, dolu dolu eser. Âdeta bir şeyler söyleyecek, bir şeyler anlatacak gibi bir hali vardır. Ayağı karada olanlar için şiir, musiki dolu bir rüzgârdır.
İstanbul'un Marmara kıyılarında oturanlar, Adalar'dan, Kadıköy, Haydarpaşa ve Üsküdar'dan her gün şehre inmek mecburiyetinde olanlar için ne ifade ettiğini ise bir Kadıköy vapurundan çekilmiş bu fotoğraf gayet güzel anlatıyor.
Lodosla yapılan bu yolculuklar zaman zaman hayli maceralı olan şehiriçi seyahatleridir. Koca gemi oyuncak tekne gibi sularda çalkalanır, durur. Dalgalar günlerce Marmara kıyılarına baş vurur. Evet dolu dolur eser lodos. Âdeta bir şeyler söyleyecek, bir şeyler anlatacak gibi bir hali vardır. Şiir, musiki dolu bir hali vardır amma ayağı karada olanlar için."
Not: Fotoğrafı çeken Sami Güner, müzisyen Fuat Güner'in babasıdır.


Hepinize önümüzdeki günler için güzel bir hafta diliyorum, ben bildiğiniz gibiyim, bulunduğum şehirde hapiste bulunup asla serzenişte bulunmayan biriyim! Kışlık hazırlıklarına başladık, dondurucuyu fulledik, sadece birkaç kez fasulye ve barbunya koymayı düşünüyorum. Geriye domates sosu, menemen, tarhana ve turşu işi kaldı. Pazarlara devam ediyorum hava iyi olduğu için kışa da Allah kerim derim. 


 Bazen böyle takılıyorum, yürüyüş yapıyorum.


Bazen üfül üfül esen havada asma altında böyle kahve, kitap, gazete ile takılıyorum...


Patcwork çok severim ama sahip olduğum bir şey yoktu, şehrimin durağında minibüs beklerken arkadaki çanta dükkanında instagramda gördüğüm bu çantaları görünce, bıraktım minibüs beklemeyi, dükkana uçtum ve bu çantayı aldım kendime....


Eskiler;

"Çocuğum düşersin" demezmiş, "Düşmeyesin çocuğum" dermiş. Sorduklarında da:

"Ağızdan çıkan söz dua hükmüne geçer" dermiş.

Büyüklerdeki ince edep budur. 🌸




Kütüphaneyi kıskandık:)) bizim neyimiz eksik dedik, arkadaşın annesine ördürttük... 
İnstagram adresi bayanın orgucu_ baykus



Kütüphaneden aldıklarım...



Bu ay aldığım dergiler...


Amin inşallah



Aldığım kitaplarım...





Allah rahmet eylesin...


3 malzemeli fit cheesecake ✨ (2 kişilik)
1 kutu quark
1 yumurta
1 yemek kaşığı fındık ezmesi
Hepsini karıştırın, 180 derecede 20 dakika pişirin.
Soğuduktan sonra üzerine sevdiğiniz meyve püresini ekleyin.
Biz yaban mersini püresi ve Antep fıstığıyla tamamladık. 💜
Afiyet olsun! 

Alıntıdır....


Alıntıdır...

Ergün Arıkdal’dan;

” Duygusal otomatizmanın kurbanı olmayan, putperestlikten elini eteğini çekmiş ve simgelerin özünü yakalamış geleceğin insanı, maddenin kullanılmasını sadece vazifesinin yerine getirilmesi olarak gören insan olacaktır. 
‘İktidar ya da maddi kudret sahibi olma arzusu ve hırsları içinde geçip giden insanlığın sonu ne olacaktır?’ sorusuna verilecek yanıt basittir:

Rabb’ini bileceksin!
Kendini bileceksin!
Tekâmül edeceksin!” …


İnsan, acısıyla tek başına kalmayı ve kaçma isteğinin üstesinden nasıl geleceğini öğrendiğinde, öğrenecek çok az şey kalmıştır.

Albert Camus


Bazı hesaplar hayatınızı değiştirebilir! 
• Farklı dünyalara kapı açın
• Yeni keşifler yapmak için buradayız!

Hoşçakalın....





BAZI YALNIZLIKLAR BİRİNE KATLANMAKTAN İYİDİR.

05 Temmuz 2026

BAZI YALNIZLIKLAR BİRİNE KATLANMAKTAN İYİDİR.

 


AN’A KATILMAK İÇİN SADELEŞ!...
“Sadece bu an var; kutsal, sonsuz ve herşeye kadir olan. 
Onu iyi kullan. 
Onun dışında başka hiçbir şansın olmayacak. 
Bu an’ın dışında, aciz, zamana bağımlı, sınırlı, kırılgan ve ölümlüyüz
Hayatınızı ayrıntılarla israf ediyorsunuz… 
Basitleştirin, basitleştirin, sadeleşin, doğallaşın, bırakın hayat olması gerektiği gibi aksın.” 
                                                                                           Henry David Thoreau …

Doğu Bilgelik Ekollerinde, sadeleşmekten çok sık söz edillir. Sahip olunan ne varsa –mal, mülk, eşya, ıvır zıvır, dağınıklık- sadeleştirmek ve ihtiyaç duyulan ne varsa sadeleştirmek. Peki televizyonun fişini çekip de kendinizle baş başa kaldığınızda ne yapacaksınız? Sadeleşmenin en yanlış anlaşılan kısmı budur: Sadeleşmenin her şeyden el ayak çekip bir boşluğun ortasına yerleşmek olduğu düşünülür. Sadeleşmenin bizi sıkıcı, eğlenceden yoksun bir hayata mahkum edeceği zannedilir. 
Amaç asla bu değil ki!...
Sadeleşmenin gerçek maksadı ve ilk kuralı sizin için en gerekli olanı tanımlamaktır; gerçekte neyi sevdiğini, senin için asıl neyin önemli olduğunu bulmandır. Sonra da dikkatini dağıtan başka ne varsa hayatından çıkartmanı sağlamaktır. Böylece insan  sadece gerçekten önemli olanlara odaklanabilir. 
Hayatımızda o kadar inanılmaz bir kalabalık var ki; kendi eşyalarımızdan, her gün çeşitli vesilelerle uğradığımız bilgi bombardımanına ve maruz kaldığımız duygusal ve görsel karmaşaya kadar korkunç bir kalabalıkta yaşıyoruz. Sonuç mu? Kendimizi, gerçekte bizim için hiçbir anlamı olmayan bir yığın işi yaparken buluyoruz. 
Sokrates der ki, “Sorgulanmayan hayat, yaşanmaya değmez.” Her koşulda, hayatımızı sadeleştirmek istiyorsak önce hayatımızı sorgulamamız gerekecek, daha doğrusu iyice bir incelememiz. Hayatta benim için gerçekten önemli olan ve hayatıma değer katan ne var? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, sadeleşmeniz çok kolaylaşır.
Elzem olanı nasıl bulacağımıza bir bakalım; neyi seviyoruz, neyi önemsiyoruz, bunlar sadeleşmemize yardım eder:

1- Benim için en önemli şey ne? Ne yapmaktan hoşlanıyorum? Herkes kendi cevabını verecek. Bana göre çok basit cevabı: ben karımla ve çocuklarımla olmayı seviyorum, yazmayı seviyorum, okumayı seviyorum, başkalarına yardım etmeyi seviyorum. Belki siz bisiklete binmeyi seviyorsunuzdur ya da müzik dinlemeyi ya da başka herhangi bir şeyi. Önce bu sorunun cevabını bulun.

2- Hayatımda sürekliliği olan şeyler neler? her ay, her hafta, her gün yaptığım ne var ve bunların hangisi benim için gerçekten önemli? Bu bakış açısıyla yaptığınız her şeyi inceleyin.

3-Eşyalar: Aynı soruyu sahip olduğunuz bütün eşyalar için de sorabilirsiniz. Onları gerçekten seviyor musunuz? Hepsi de gerçekten elzem mi? Tıkanırsanız, düşüncenizi netleştirecek şu soruyu sorun: Evimi değiştirsem, yeniden almak isteyeceğim birkaç şey ne olurdu? Geri kalanından kurtulun gitsin. Çünkü hayatınızda kalabalık ediyorlar ve stres yaratıyorlar.

4-Başka her şey: Aynı kavramı hayatınızdaki başka her şeye uygulayabilirsiniz; işiniz, her gün okuduğunuz gazeteler, izlediğiniz diziler, hayatınızdaki insanlar. Hangisi elzem, hangisini seviyorsunuz, hangisine önem veriyorsunuz, bulun ve geri kalanından kurtulun.
 
Sadeleşmek bomboş bir hayat yaşamak demek değildir. Yaşanacak alan yaratmak demektir. 
                                               
♥¸.•°*”˜˜”*°•. Leo Babauta ♥¸.•°*”˜˜”*°•.




Hepinize güzel bir hafta diliyorum, yazmadığım güzlerden kısa bir alıntı yapacağım resimler ile sizlere


Yürüyüşe çıktığım bir gün güzel bir bahçenin yanından geçerken cesaret edip çiçeklerden fide istedim, sohbet ederken bayanın eşi ile akraba çıktık:))



Biraz daha güzel olmayı denemeli insan.
Biraz daha nazik olmayı,
Kırılmamayı değil de kırmamayı öğrenmeli.
Sevilmekten öte güzel sevmeyi bilmeli.
İncelikler yapmalı,
Hoş görmeye çalışmalı.
Hoşgörü, doğanın ilk yasasıdır.
Eğer, öfkeni aklınla yenemiyorsan,
Kendini insandan sayma...!

Voltaire/ Menekşe Korkut



İyikilerim....








İnsan neden bazen hayatına doğru insanları çektiği halde o ilişkiyi sürdüremiyor biliyor musunuz.
Bazen cevap bugünde değil.
Çocukluğunda saklı.
Bir kız çocuğu babasından sadece sevgi almaz.
Güven duygusunu alır.
Hayata yaslanmayı öğrenir.
Sınır koymayı öğrenir.
Kendine değer vermeyi öğrenir.
Ve bir erille nasıl sağlıklı bağ kurulacağını ilk kez babasının varlığında hisseder.
Ama bazen baba vardır...
Duygusal olarak yoktur.
Bazen sevgisini gösteremez.
Bazen serttir.
Bazen sürekli eleştirir.
Bazen de kendi yaralarının içinde kaybolmuştur.
O zaman küçük bir kız çocuğu fark etmeden bir karar verir.
"Erkeklere güvenilmez."
Ya da...
"Sevilmek için kendimi sürekli kanıtlamalıyım."
İşte o karar büyür.
Yıllar sonra karşısına çıkan erkekler değişir.
Ama içerideki karar değişmez.
Ve insan bunu kader sanır.
Oysa çoğu zaman kader değil...
İçeride hâlâ cevap bekleyen eski bir yaradır.
Kadim öğretilerde denir ki...
Hayatına giren insanlar, bilinçaltında çözümlenmemiş düğümleri görünür kılar.
Bu yüzden bazı kadınlar aynı ilişkiyi farklı yüzlerle tekrar tekrar yaşar.
Çünkü ruh ceza vermeye çalışmaz.
Tamamlanmayı bekleyen bir dersi yeniden önüne getirir.
Ama işin en güzel tarafı şu.
Bir kadın, babasına duyduğu öfkeyi ve kırgınlığı görmeye cesaret ettiğinde...
Bu, yapılanları onaylamak anlamına gelmez.
Sadece geçmişin bugünkü seçimlerini yönetmesine izin vermemeye başlar.
Belki de gerçek şifa...
Babayı değiştirmek değildir.
İçindeki o küçük kızın artık korkmadan hayata güvenebilmesini sağlamaktır.
Çünkü bazen bir kadının kaderi...
Babası değiştiğinde değil.
Babasıyla ilgili taşıdığı yük çözüldüğünde değişmeye başlar.
🕊🤍🕊
Uğur Narlıdere.. 



Bazı insanlar sizi kötü biri olduğunuz için sevmez gibi görünmez.
Sizi kontrol edemedikleri için rahatsız olurlar.
Sorun sizin karakteriniz değildir.
Sorun, sizin bazı şeyleri fazla net görmenizdir.
Çünkü sizin yanınızda mağdur rolü işe yaramaz.
Sahte gülümsemeler tutmaz.
Güzel konuşmalar yeterli olmaz.
İnsanlar kendilerini süsleyip farklı göstermeye çalışsa da, siz sözlerin arkasını görürsünüz.
Ve bu bazı insanları rahatsız eder.
Hayatta bazı insanlar vardır…
Tatlı görünerek yönlendirir.
Suçluluk hissettirerek kontrol eder.
Egosunu alçakgönüllülük gibi gösterir.
Kötü niyetini “senin iyiliğin için” diye saklar.
Herkese farklı yüz gösterirler:
Birine çok iyi…
Birine mağdur…
Birine kahraman…
Birine masum…
Ama hayatında insan okumayı öğrenmiş birine denk geldiklerinde işler değişir.
Bakışlardan…
Sessizlikten…
Çelişkilerden…
Söz ile davranış arasındaki farktan gerçeği anlayan biriyle karşılaşınca, maskeleri düşmeye başlar.
İşte asıl sorun orada başlar.
Çünkü mesele sizin onlara bir şey yapmanız değildir.
Mesele, sizin yanınızda rol yapamamalarıdır.
Sizin sezginiz onların tiyatrosunu bozar.
Sizin huzurunuz, onların iç karmaşasını görünür kılar.
Sizin sınırlarınız, kurdukları düzeni bozar.
Sizin sessizliğiniz bile kontrolü kaybettiklerini hissettirir.
Bu yüzden bazen sizi:
“Zor insan…”
“Soğuk…”
“Kibirli…”
“Uyumsuz…”
İlan etmeye çalışırlar.
Çünkü sizi kötü göstermek, kendileriyle yüzleşmekten daha kolaydır.
Ama şunu unutmayın:
Her dışlanmak kayıp değildir.
Bazen birilerinin sizi sevmemesi…
Artık kolay kandırılan biri olmadığınızın işaretidir.
Çünkü maske işe yaramayınca…
Bazı insanlar konuşarak çözmeye çalışmaz.
Kırılır.
Uzaklaşır.
Arkanızdan konuşur.
Ve sizi kötü karakter ilan eder.
Çünkü rol yaparak yaşayan insanlar…
Kendilerini gerçek olmak zorunda hissettiren insanlardan pek hoşlanmaz



Haziran 2026 kolajım....

İyi haftalar...