Hızlı tüketim, hızlı ilişkiler, sosyal medyanın paylaştığı tüm verileri arka arkaya algılamaya çalışmak beynimizi yoruyor. Beynimiz bu verileri işleyemiyor. O yüzden dikkatimizi toplayamıyoruz, verileri toparlayamıyoruz. Bu hızlılık sinir sistemimizi çok yoruyor.
Modern çağın getirdiği bu kaotik durumdan kurtulmak, içsel huzur ve sakinliğe ulaşmak için bizler hakikati aramak zorundayız. Hakikat gizli, saklı bir yerde. Ona ulaşmak için çok azimli olmalı, zorlukları aşmaya niyet etmeli ve çaba göstermeliyiz.
Hakikat yolcusu olmaya niyet ettiysek kendimize şu soruları samimiyetle sormalıyız.
• Dünya cazibesi beni ne zaman etkisi altına alıyor ve yutuyor.
• Ben ne zaman suni ihtiyaçlara ihtiyaç duyuyorum?
Yolda kalmak içinde çaba göstermemiz lazım. Çünkü Dünya da bizi yutmak için çaba gösteriyor. Hepimizin bir yumuşak karnı, bir zaafı vardır. Dolayısıyla bu zaafımızdan yakalanırız.
• Ben ne yapıyorum, ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum? Gibi temel sorular bu Dünyanın bizi yutmasına kapılmamak için zaman zaman kendimize hatırlatmamız gereken temel sorulardır.
Hızlı hızlı alınan bilgiler sadece kafamızı karıştırır, bulandırır. Beyinde sis oluşturur. Oysa biz yavaşlarsak, biraz durup düşünmek istersek deriz ki, “bir düşüneyim, yeni olana bir bakayım, bize dayatılan bu bilgiler doğru mu? Benim için iyi mi? Ailem, çevrem, sistem ve gezegen için iyi mi?” o zaman gerçek yanıtları bulmak daha kolaylaşır.
Doğru insanlara gezegenimizde çok ihtiyaç var çünkü bu etik değerleri bilen yaşayan, çevresine örnek olan ahlaklı ve dürüst insanların varlığı adeta baz istasyonu görevini görür ve sürekli pozitif yayın yapar. Çevrenizi başka türlü etkileyemez onlara olumlu, hakikat enerjisi taşıyan yayın yapamazsınız.
Kendinize şöyle söylemelisiniz : “Eğer ben bu dünyanın çarkına ait olursam, herkes gibi ortalama, kaybolmuş, kafa karışıklığı, dikkat eksikliği olan, sisli beyinli, ne enerji yaydığından haberi olmayan, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan ve o tip bir enerji yayan biri olurum. Kimlerle birlikte oluyorum, çevrenin aurası da beni çok etkiler, kimlerle birlikte olduğuma dikkat edip, dünya enerjisini fazlasıyla kullanan insanlardan uzak kalmanın bir yolunu bulmalıyım. Etik değerlerimden asla vazgeçmemeliyim.”
Uyanmak istiyorsak gün içinde birkaç kere durup kendimize bakmamız lazım. Örneğin ezan saatleri bize ruhsallığı ve İlahiliği hatırlatma imkanı verir. Bizim de günde beş kere "Ben şu anda ne düşünüyorum, ne deneyimliyorum, ne yapıyorum?" diye derin bir nefes alıp, bir soluklanıp nerede olduğumuza, alanımızın kayıp kaymadığına bir bakmamız yararlı olur.
Ruhunuzu besleyen, ruhsal gelişiminizi sağlayan insanlar, olaylar var mı çevrenizde bir bakın!... Bir tane olması bile yeterlidir. Bir insanla dostluk kurduğumuzda o insanın aurası içinde yaşarız. O insan yüksek enerji kullanamıyorsa, dünya aurasının alt seviyelerinde bulunan enerjilerden besleniyorsa biz kendimizi onunla nasıl geliştiririz ki? Bu kişi ya da kişiler bazen en yakınımız, aileden birileri eş ya da çocuk da olabilir. Onun enerjisi benim için yararlı bir alan yaratmıyorsa, bir arada dururken kendimizi koruyarak, enerjimizi kaptırmadan, zihnimizi bulandırmamaya gayret etmeliyiz. O alana farkındalıklı bir şekilde girip, alanımızı korumamız kendi ruh sağlığımız için çok yararlıdır. Çünkü bu ara herkes kendi karmalarını ödüyor, bugünlerde herkes kendi cehennemini yaşıyor, kıyamet yani uyanış dönemindeyiz...
Biz ‘Hakikat Yolunda’ yürümek isteyenler kendi içimizdeki hakikati keşfedeceğimiz bir zamana geldik. Bütün suni ihtiyaçlarımızı bir tarafa bıraktığımızda benim gerçek ihtiyacım - hakikat - nedir? Diye samimiyetle sorduğumuzda içimizdeki gerçek öz benliğe temas ederiz.
Bizim öz benliğimizle zihin ve düşünce aynı şey değildir. Çünkü düşünceler bizi yönetir; seçimler yaptırır ve çeşitli eğilimlere doğru yönlendirir.
Zihin sürekli olumsuz düşünceler üretmeye yatkındır. Ruminasyon yani kişinin geçmişteki olumsuzlukları, hataları veya stresli olayları zihninde sürekli ve takıntılı bir biçimde tekrar tekrar düşünmesi, ancak bu duruma hiçbir çözüm bulamaması durumudur. Zihni kendi haline bırakırsak çok olumsuz düşünceler üretebilir. Ruminasyon yapması, endişe, kaygı, vesveseler üretmesi hepsi beyin aracılığıyla, düşünce ve zihin aracılığıyla üretilir.
Demek ki bizim hayata daha derinden yani öz benliğimizden bakmamız gerekiyor. Öz benlik ya da diğer adıyla yüksek benliğe kalbimizin sesi de diyebiliriz. Düşünsel süreç; aldığımız günlük kararla ilgili olduğu için tercihlerimizi ve neler yapacağımızla ilgili bizi o yönetir.
Oysa kendimize şu soruyu soralım: Öz Benlik = Yüksek Benlik = Kalp Sesi Ne İster? Sevgi, insanı anlamak, şefkat, merhamet, huzur, sevinç ister; ama düşünce ise insanın beni yani karşımdakilerin beni anlamasını istiyorum der. Onu istiyorum, bunu istiyorum der. Bu zihin tarafından düşünce üreten beynin sesidir, daha ziyadesiyle ego kökenlidir ve çoğunlukla suni ihtiyaçlar yaratır.
Kalbimiz, sevdiğimiz biriyle bir kahve içmek bir dondurma yemek ister. Düşünce, ise beyin tarafından yönetilir o sadece dondurma yemek ister. Kiminle olduğu önemli değildir. O yüzden hep ego tarafında olan zihne bilinçli düşünceyi, bilinçli farkındalığı katacak ve onu kontrol edecek olan kişi biziz…
Aşırı maddi, dünyasal ve zararlı şeylerden mümkün olduğunca uzak durmaya gayret etmek aynı zamanda yolda olmaktır. Her önümüze gelen bilgiden veya insandan uzak duralım. Zihnimizi temiz tutacak şeylerle ilgilenelim. Daha çok kalp sesimize hitap eden şeylere maruz kalmayı dileyelim. Aşırı veriye maruz kalınca beyin adeta motor gibi ısınır ve veri alamaz hale gelir. Aşırı veriye maruz kalmak beyinde hasar yaratır.
Şimdi kendinize sorun. Yaşadığınız hayat fabrika ayarlarınızı ne düzeyde bozuyor? Sizi bu noktaya bakmaya davet ediyoruz…
Sosyal medya kullanımında beyin kullanım oranı neredeyse hiç yok. Otomatik bir davranış şekli var ve sinir sistemi üzerinde hasar bırakıyor. Unutmayalım ki, kendimizi günümüz modern yaşamı içinde ne kadar kaybedersek o kadar kalbimizin sesini duymayacağız. Suni ihtiyaçlar içinde kalacağız ve karşılanamayan bu suni ihtiyaçları için acı çekeceğiz.
Ama kalbimizin sesi onu duymayı başarırsak der ki: "Yoo ben şu anda ihtiyacım olan şeyleri yaşıyorum, karmik bir sistemin içindeyiz hepimizin gelişmek için bu yaşanan olaylara ihtiyacımız var."
Karmayı daha yeni bir ifade ile ele alacak olursak görürüz ki; biz şu anda hem geçmiş karmamızı yaşıyoruz, hem de gelecekteki hayata hazırlık yapıyoruz, gelecekteki bize hazırlık yapıyoruz. Yani yeni bir ben inşa ediyoruz. Bunun için beynindeki nöronların yeni ben oluşturması, yeni yollar oluşturması; beyinde nöroplastisiteyi (yani değişebilmeyi) devreye sokuyoruz. Bu yeni ben aynı zamanda benim genlerimi de hemen değiştiriyor. Dolayısıyla genler çok hızlı değişiyor.
Bir sonraki hayatımın ne olacağı o kadar belirsiz değil. Sadece bir sonraki değil, önümüzdeki beş hayat kim olabilirim, hangi potansiyeli oluştururum, etkileri nelerdir? Gibi teme sorular benim bugünkü davranışlarımla, hayat şeklimle de bellidir aslında. Dolayısıyla buradaki karmik hayatlar, kurgulanan yaşamlar bir sonraki ve daha bir sonraki hayatları da inşa eder. Çünkü benim şu an tam toparlayamasam da önümüzdeki bir kaç hayat içinde bir yere doğru gidilecek bir planım var.
Karma sadece geçmişin borçlarını ödemek değil, aynı zamanda geleceği yapılandırmakla da ilgilidir. Karma bizi bir kaç hayat sonra varacağımız noktaya götüren oluşumdur. Geçmiş hayat ve gelecekteki hayatın örgüleri vardır içinde. Bu da beni gelecekte kim olacağıma doğru hazırlar.
Özetle kısaca diyebiliriz ki, karma hem geçmiş borcu ödeme, hem de geleceğe hazırlanmadır. Bir kaç hayat sonra varacağımız yere bizi taşır, kim olacağımızı hazırlar. Buradaki olay örgülerine gelecekteki varacağımız yere hazırlanmak için ihtiyacımız var, öyleyse karşımıza çıkan olayları hakkını vererek yaşayalım ki aşama yapabilelim”…
ALINTIDIR.
Evet hayırlısı ile bir yazı daha bitirdik. Ben geçtiğimiz hafta temizlikte idim, tarhanayı yoğurduk, şu an halen yumrukluyoruz. Kısmetse annem perşembe günü çıkaracak.
İsviçre'den dayım geldi, ben evde yokken eve uğramış. Pazara alışverişe gitmiştim henüz görüşemedik.
Geçen hafta ameliyat için tetkiklerim yapıldı ve ben bu hafta kısmetse Allah'ın izni ile ufak bir operasyon geçireceğim. Yanıma refakatçi olarak arkadaşım Zehra eşlik edecek. Malum ağbim gözleri görmüyor, annem onu bırakamaz. Akraba olayımda sınırlı sayıda mevcut, birine gel desen bence kimse gelmez. Nazımız ancak arkadaşımıza geçer dedim. Zehra da dışarıya erişte, makarna, turşu, salça, tarhana vs yapıp satan bir arkadaşım, sadece 1 gece hastanede kalacağımız için sorun yok dedi.
Şimdiden dualarınızı beklerim. Yarın yatış var. Allah hiç kimseyi sıhhatinden etmesin.
“…MIŞ GİBİ YAPMAK” KİŞİYİ BİR YERE GÖTÜRMEZ
Her insanın karanlık bir yanı vardır…
Bir insanı iyi karakterli olarak tanımlayan şey sürekli bir nezaket, gülümseme, denge hali içindeymiş gibi görünmeye çalışarak lekesiz biri gibi görüntü sergilemesi değil;
Dürüstçe içine bakarak en derinlerinde bulunan en vahşi yönlerini, hırslarını, açgözlülüklerini, kıskançlıklarını görme çabası içinde olmasıdır.
Ancak bu cesareti gösterebilen bir varlık kendi otantik haline, tamamlanmışlık noktasına doğru ilerleyebilir.
Tasavvufta Kaya Metaforu
Tasavvufta kaya ve taş, tek bir anlama indirgenmeyen güçlü sembollerdir. Özellikle kalp, nefs, sabır, hakikat ve dönüşüm üzerinden okunabilir.
1. Katılaşmış kalp
Taş, bazen insanın hakikate karşı kapanmış hâlini anlatır. Kur’an’da kalplerin taş gibi, hatta daha katı olabileceğinden söz edilir (Bakara 2:74). Tasavvuf bunu, duyguların ve gönlün katılaşması şeklinde yorumlar.
2. Nefs ve ağırlık
Kaya ağırdır; kolay hareket etmez. Bu yönüyle nefsin ağırlığını, alışkanlıkları ve insanı kendi merkezinde tutan yükleri simgeleyebilir.
3. Sabır ve sebat
Taşın başka bir yüzü vardır: Fırtınaya, yağmura ve güneşe rağmen yerinde durur. Bu nedenle sabrın, metanetin ve sebatın sembolü olarak da görülebilir.
4. Sükût ve susmak
Kaya konuşmaz. Tasavvufi açıdan bu, çok güzel bir **“hâl dili”**dir:
İnsan bazen hakikati anlatmak için konuşmaz; susarak hakikate yaklaşır.
Taşın sessizliği, kişinin zihinsel gürültüden çıkıp iç sessizliğe yönelmesini hatırlatabilir.
5. Dönüşüm
Tasavvufta insanın ham hâli ile olgunlaşması arasında bir dönüşüm vardır. Sert taşın yontulması gibi, nefsin de terbiye edilmesi gerekir.
Bu anlamda güzel bir tasavvufi benzetme yapılabilir:
“Taşın içindeki heykeli heykeltıraş yaratmaz; fazlalıkları kaldırır.
İnsan da hakikati dışarıdan edinmez; kendindeki fazlalıklardan arındıkça onu fark eder.”
Hoşçakalın, dostça kalın görüşmek dileğiyle.










Geçmiş olsun Şifalar dilerim. Hülya
YanıtlaSilTekrardan çok geçmiş olsun Özlemcim
YanıtlaSil