İNSANLAR TARAFINDAN KULLANILMMAK İÇİN BİLMENİZ GEREKEN 9 GERÇEK

22 Temmuz 2022

İNSANLAR TARAFINDAN KULLANILMMAK İÇİN BİLMENİZ GEREKEN 9 GERÇEK

 

 








 NETTEN ALINTIDIR. (SİTE ADI KAYDETMEMİŞİM)

OSMAN MÜFTÜOĞLU'NDAN

20 Mart 2021

OSMAN MÜFTÜOĞLU'NDAN

 
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu'ndan Mevlânâ, Yunus Emre, ve Buda’dan aldığı kısa notlarla 100 maddelik Hayat Anayasası.
İLK 10
YAVAŞ YE HIZLI YÜRÜ
1- Az ve öz ye. Yükte hafif, pahada ağır şeyler tüket.
2- Yaşın ilerledikçe lokmalarını azalt, adımlarını çoğalt.
3- Yavaş ye, hızlı yürü.
4- Zeytinyağı ve tereyağına öncelik ver.
5- Yoğurt, yumurta ve balıktan vazgeçme.
6- Kahveyi değil çayı sev, ikisini de kararında tüket.
7- Bakliyat, sebze ve meyveyi ihmal etme.
8- Yeşillikleri ve baharatı ciddiye al.
9- Maydanoz, kekik, nane, fesleğen, tere, roka ve benzerlerini sofrandan eksik etme.
10- Tarçın, zerdeçal, rezene ve kırmızı biberi masanda tut.
İKİNCİ 10
YEMEKTE SU İÇME
1- Şekerden, undan, tuzdan ve kızarmış yağdan uzak dur.
2- Güvenli ve mineral zengini su iç.
3- Yemekte su içme.
4- Suyu oturarak ve ılık iç.
5- Suyuna portakal veya limon dilimleri, rendelenmiş turunçgil kabuğu ekle.
6- Kahvaltıyı atlama.
7- Akşamları az ve erken saatte ye.
8- İki öğünle beslenmeyi dene.
9- Sofradan biraz aç kalk.
10- Damak çatlatayım derken damarlarını çatlatma.
ÜÇÜNCÜ 10
BEL ÇEVRENİ İYİ GÖZLEMLE
1- Geleneksel gıdalar ve mutfaktan pek ayrılma.
2- Ev yemeklerini tercih et.
3- Sofranı kalabalık tut, masanı (ailen ve dostlarınla) büyüt.
4- 40’lı yaşlardan sonra et değil ot (bitkisel) ağırlıklı beslen, aslan değil kuzu ol.
5- 40’lı yaşlardan sonra her 10 yılda bir tabağını yüzde 5 küçült.
6- Duygusal açlığını besinlerle giderme.
7- Kilonu ve bel çevreni iyi izle.
8- Doğal, tam ve yerel besinleri tercih et.
9- Sabah egzersizlerini ihmal etme.
10- Her gün mutlaka yürü.
DÖRDÜNCÜ 10
AYAKTA KAL HAYATTA KAL
1- Her gün paslanmamak için 5 bin, kilo almamak için 7 bin 500, sağlıklı yaşlanmak için 10 bin adım atmaya çalış.
2- 30 dakikadan fazla oturma.
3- “Ayakta kal, hayatta kal” mottosunu asla unutma.
4- Mümkünse her gün 15-20 dakika güneşlen.
5- Uykundan taviz verme.
6- Erken yat, erken kalk.
7- Duasız, dileksiz ve şükürsüz yatağa girme.
8- Güne neşeli başlamaya gayret et.
9- Stresten uzak dur.
10- İşe evini, eve işini götürme.
BEŞİNCİ 10
EŞİNİ, İŞİNİ, AİLENİ ÇOK SEV
1- Hazdan kopma, keyfi bırakma ama ikisine de tutku derecesinde bağlanma.
2- Kendinle ve hayatla dalga geçmeyi bil.
3- Yüzünden gülümsemeyi, ağzından kahkahayı eksik etme.
4- Gamlı, kederli olma, “Neşeli ol ki genç kalasın” mottosunu her sabah tekrarla.
5- Kendini, işini, eşini ve aileni çok sev.
6- Aileni, ilişkilerini sağlam ve büyük tut.
7- Eşine, işine, doğaya aşk ile sarıl.
8- Eğlenceli biri ol, eğlenmeyi asla bırakma.
9- Arkadaşsız, dostsuz, komşusuz kalma.
10- Evlen, mümkünse çocuk sahibi ol.
ALTINCI 10
İLAÇLARDAN UZAK DUR!
1- Tedbiri elden bırakma, emniyet kemeri tak, kask kullan.
2- Sağlık kontrollerini ihmal etme.
3- Gereksiz ilaç kullanma.
4- Manevi şifaya zaman ayır.
5- Sıkıntılarını paylaşabileceğin insanlarla dost, arkadaş ol.
6- Doğaya dokun; rüzgârı yüzünde, güneşi teninde hisset.
7- Yaşlanmaktan korkma, yaşlılıkla kavga etme.
8- Mutlak sonu kabullen.
9- Genetik mirasını öğren, ona göre tedbir al.
10- Sadece sevince değil kedere de ortak ol.
YEDİNCİ 10
İNCİNME İNCİTME
1- Müzikten kopma.
2- Ruh ve bedenini birbirinden ayırma; beden un, ruh su; oluşan hamur ise sensin.
3- Kendine yetmeye çalış.
4- İnsaflı, hoşgörülü, gani ruhlu biri ol.
5- İncinme, incitme.
6- İhtiraslı olma.
7 Az konuş, çok dinle; anlatan değil, dinleyen ol.
8- ‘Hayır’ı ‘Evet’le eşitlemeye çalış.
9- Unutmayı ve barışmayı bil.
10- Dertleşmekten çekinme ama mızmızlanma.
SEKİZİNCİ 10
DURMA, DÜŞME ÜŞÜTME
1- Öfke, kin ve küskünlük yükünü taşıma.
2- “Az çoktur”u benimse ve her bakımdan hafifle.
3- Evrendeki her şey ve herkese saygılı ol, değerini bil.
4- Geleceği görmek için geçmişe bak.
5- Yaşın elliyi geçmişse “Durma”, “Düşme”, “Üşütme” üçlüsünü unutma.
6- Huzurun en etkili ilaç olduğunu aklından çıkarma.
7- Ruhuna fazla ışık tutma ama onunla sohbeti de unutma.
8- Eşyaya bağlanma, eksilmekten korkma.
9- Yaşlanmayı kabuğu soyup ruha inmek olarak kabul et.
10- Aşırılıktan uzak düzgün bir yaşamın olsun.
DOKUZUNCU 10
ELEŞTİRİDE KISKANÇ ÖVGÜDE CÖMERT OL
1- Tartışma, tartışsan bile uzatma ve abartma.
2- Bugünü, bu anı, şimdiyi yaşa.
3- Düne pişmanlıkla, yarına kaygıyla yaklaşma.
4- Geçmişi geçmişte bırak, geleceğe umutla bak.
5- Eleştiride kıskanç, övgüde cömert ol.
6- Tevazuyu bırakma ama övgüyü kabullen.
7- Hoş sohbet biri ol.
8- Sıradan ve sade kal.
9- Kıskanma!
10- Manevi zenginliğini çoğalt.
ONUNCU 10
‘BU DA GEÇER’ DEMESİNİ BİL
1- Gerektiğinde işi oluruna bırak. “Bu da geçer” de.
2- Evinden, köyünden, kentinden ve ülkenden kopma.
3- Mahcup, çekingen ve kararsız olma.
4- Oku, yaz, gez, dolaş, izle, yeni şeyler öğrenmeyi asla bırakma.
5- Sadelik ve sıradanlığa yönel.
6- Az sadakat bekle, çok sadakat göster.
7- Bedenini iyi dinle, verdiği sinyalleri ciddiye al.
8- Toksik olan her şeyden uzak dur.
9- Modern tıbba inan ama geleneksel tıbbı pas geçme.
10- Zamanın ve sabrın en iyi ilaç olduğunu unutma. 
 
ALINTIDIR.


KALBİNİ TEMİZ TUT....

09 Kasım 2020

KALBİNİ TEMİZ TUT....


 

Bir şarkın olsun. Senin olsun. Hayatına her giren insana “bu benim şarkım bak” diye dinlet. Bir gün o kişinin hayatından çıktığında bir radyoda denk gelirse, seni hatırlasın.
Tek bir parfümün olsun. Özdeşleşmek iyidir. Dünya bu illa ki bir tek sen kullanmayacaksın. Öyle bir sana ait olsun ki, bir yabancıda bile duysa “acaba burda mi” diye kokuyu duyanın gözü seni arasın.
Bir tane en yakın arkadaşın olsun. Sadece kötü günde değil, iyi günde de aradığın ilk kişi olsun. Birlikte düşün, birlikte kalkın. Birbirinizi toparlayın. Yaralarınızı sarın. Herkes gittiğinde “şanssızlığınıza” biraz gülün, biraz ağlayın.
Bir tane çok büyük aşkın olsun. Rakıya bahane olsun. Bir dönem çok sevmiş ol, bi dönem nefret etmiş. Her şey küllendikten sonra tebessümle hatırla. Biraz da bi yanin acıyarak. “O olsaydı nasıl olurdu acaba hayatım?” diye sorgulayarak. Artık bir şey hissetmesen de “başına bir şey gelse yine de ilk ben koşarım” diyecek kadar. Unutma, masallar mutlu sonla, efsaneler kavuşamamakla biter.
Bir evlat edin. Bir kedi olur, bir köpek de. Ama olsun. Kapılarını aç. Senden olmayan ama senin ilgine bakımına muhtaç bir kalbin atışlarını ellerinde hisset. Bir canlının hayatını değiştirmek acayip bir şey. Birinin kahramanı olmak istersen bundan büyük fırsat olamaz. Sevmek çok güzel. Hele bir de her koşulda sevilmek.
Bol bol kitap oku biri seni derinden etkileyene kadar oku. Onu bulduğunda kimseyle paylaşma. O hikaye senin. Beğenmediğin sayfayı yırt sevdiğin yerleri yıldızlarla donat. Başucunda dursun. Belki bir gün biri gizlice o sayfaları keşfeder. Seni daha iyi tanıma imkanı olur.
Salaş bir restaurant edin. Patronundan garsonuna kadar tanı. Kafan mı bozuk, mekan dolu mu, sana yer açacakları kadar müdavimi ol. Bir masan olsun hep oturduğun. Bir başına gitsen bile başına bir şey gelmeyeceğini bil. Bir gün belki kapanır ya da yıkılır. Ama sen önünden her geçtiğinde “burda eskiden hep bi yerim vardı” dersin.
Bir hobin olsun. Kaçmak için. Hiçbir şey düşünmediğin. Dünyadan uzaklaşabildiğin. Onunla övün. En iyi yaptığın şey olsun. Insanlar şaşırsın. Senin icin çocuk oyuncağı olsun.
Bir şey iste. İmkansız olsun. Peşinden koş. Yorul. Defalarca vazgeç. Defalarca dene. Susmanın çaresizliğini de yaşa bağırmanın da. Uykuların kaçsın. Düşündükçe saç diplerin bile uyuşsun. Her ne ise bu istediğin, aşk da olur iş de. Bağrına taş bas gerekirse. Yeter ki gece yatağına yattığında “ben elimden geleni yaptım” de. Bazen kazanamamış olsan da, yapabileceklerinin ya da bir şeyi delice istemenin limitini görmek de zaferdir.
Vakit ayırdığın bir ailen olsun. Yarın kaybettiğinde keşke daha çok zaman ayırsaydım demeyeceğin. Pişmanlık kötüdür. Bir daha geri getirmeye gücünün yetmedikleri içinse, iskence. Kıymetini bil. Yarin ne olacağı belli degil. Kalp krizi dediğin bir kaç saniye. Kalp kırma.
Sınırların olsun aşılamayacak. Duvarların olsun yıkılamayacak. Herkes bilsin. Ona göre davransın.
Bir alanın olsun metre karesi dert değil. Kapısını kapattığında gercek sen olabildiğin. Dört duvardan birininin dibine çöküp ağlayabildiğin. Güçsüzlüğünü yaşayabildiğin. Sonra daha güçlü kalkabildiğin. Kaldığın yerden devam edebildiğin. İnsan en Çok kendini özlüyor çünkü.
Bir sevdiğin olsun tabi. Belki hayallerindeki gibi olmaz koşullar ama bir şeyleri birlikte var etmenin tadı bi başka. Para amaç değil araç olsun mutluluğuna. Olmadığı zaman da elindekini cömertçe paylaşabil. En çok onla gül. Saatlerce muhabbet edebil. Birbirinize ulaşamadığınızda, “başka biriyle mi acaba” diye değil “başına bir şey mi geldi” diye endişelen. İlişkini başkalarıyla kıyaslama. Biri sevdiğini çok söyler, biri daha çok gösterir. Sen de biri eksikse bu seni daha az seviyor demek değildir.Telefon karıştırmakla ömür geçmez. Bir insan bir şey yapmak isterse yapar. Kalbin temizse, sen araştırmadan da karşına çıkar korkma. Sonuna kadar güven. Bir gün kırılırsa kalp yenisini inşa eder.
Kalbini temiz tut. Çevreni de. Unutma yaptığın her iyilik bir gün sana geri döner.
 
ALINTIDIR

ŞAMAN ÖĞRETİLERİ

25 Ekim 2020

ŞAMAN ÖĞRETİLERİ

 


 

 

1.Yolda yürürken bulduğun bir kuş tüyünü eve getir, bir vazoya koyabilir, asabilir yada rafta bulundurabilirsin. Bu cennetten sana gelmiş güçlü bir tılsımdır. Bu tarz ruhlardan size verilen işaretleri farketmelisiniz.

2. Nehirlerden taş topla. Büyük güç ve enerjileri vardır.

3. Tüm gücünle diğer insanlara yardım etmeye çalış. Eğer mutluluk veremiyorsan en azından zarar verme.

4. Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir.Gökyüzü oradadır, bazen bulutlarla kapanmış olsa bile bazen biraz çaba göstererek, mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!

5. Bir hayale ulaşmak için bazen tüm gereken bir adım atmaktır. Zorluklardan korkmayın, her zaman vardırlar ve olacaktırlar. Hepinize amaçlarınız doğrultusunda temiz yollar!

6. Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensip oldukça güçlü olmalıdır. Sadece şöyle düşünün: “Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.”

7. Canlılar için bir mutluluk kaynağı olabilirseniz siz kendiniz en mutlu olursunuz. Ve başkalarına acı çektirirseniz siz kendiniz de acı çekersiniz. Düşünün!

8. Günde en az bir saat sessizliğe zaman ayırın. Buna en az iletişime olduğu kadar ihtiyacınız var.

9. Sevebilme yeteneği Dünya üzerindeki en önemli yetenektir. Herkesi sevmeyi öğrenin, düşmanlarınızı bile.

10. Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt yada para atabilirsiniz.

11. Genelde geçmişimizi “altın çağ” yada “altın günler” olarak adlandırırız. Bu bir hatadır.Hayatımızda yaşanan her an tam olarak altın çağdır.

12. Mükemmel bir din ya da inanç yoktur. Kötü bir din de yoktur. Tanrı bir tanedir. İstediğinize dua edebilirsiniz ancak şu emirleri unutmayın: dürüst yaşa, atalarına saygı göster, ve sev.

13. Eğer Dünya’yı değiştirmeyi amaçlıyorsan önce kendini değiştir. Aşkın ve keyfin enerjilerini öğren. Bunlar bir insanın kilit anlarıdır. Gülümsemek, kahkaha ve keyif almanın çok büyük güçleri vardır. Bunu bir defa öğrendikten sonra kendinize sevginin kapısını açacaksınız. . . .


YENİ AY

21 Haziran 2020

YENİ AY

Bunu sabahtan yazacaktım unuttum bu gün güneş tutulması olduğu kadar aynı zamanda yeni ay, size ekleyeceğim linki okuyun dileklerinizi yeni ay ile iletin..

MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM

12 Mart 2019

MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM



Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu.
Hatta, bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile,
"Bu adam bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor?" diye.
Birisi nasıl olduğunu sorsa; "MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM " diye yanıt verirdi hep.

"MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM ..."

Jerry, doğal bir motivasyoncuydu.
Yanındaki insanlardan biri o gün, kötü bir gündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.
Bir gün Jerry'ye gittim. "Anlayamıyorum" dedim.
"Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun?
Nasıl başarıyorsun bunu?"

Her sabah kalktığımda kendi kendime;
"Jerry, bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü" derim.
Her zaman havamın iyi olmasını seçerim.
Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var.
Kurban olmak ya da ders almak.
Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, yine iki seçimim var.
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek.
Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim.
"Yok yahu" diye dalga geçtim. "Bu kadar kolay yani"
"Evet...Kolay..." dedi Jerry.
"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır.
Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin.
Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin.
Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin.
Yani sen hayatını nasıl yaşayacağını seçersin"
Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi.

Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım.
Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi.
Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.
"Nasılsın?" diye sorduğumda; "MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM" dedi.
"MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM"
"Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim.
"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.
Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim."
"Korkmadın mı? Şuurunu kaybetmedin mi?"
Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep "iyileşeceksin merak etme" dediler.
Ama acil servisin koridorlarinda sedyemi hızla sürerken
doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum.
Bu gözler bana "Bu adam ölmüş" diyordu.
"Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım"
"Ne yaptın?" diye merakla sordum.

Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
"herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını" sordu.
'Evet' diye yanıt verdim.
"Var"
Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.
Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım;
"Benim kurşunlara alerjim var!.."
Doktor ve hemşireler gülmeye başladılar.
Tekrar bağırdım;
"Ben yaşamayı seçtim.
Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil"

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıklari sayesinde değil,
kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı.
Yaşaması bana yeni bir ders oldu.
Hergün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim
ve herşeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu.

Bu yazıyı okudunuz.
Şimdi iki seçiminiz var:
1. Unutup gitmek,
2. Yazıyı dikkate alıp saklamak, arkadaşlarınıza göndermek.

Francie Baltazar Schartz'ın yazısını okuduktan sonra düşündüm,
iki seçimim vardı:
1. Çöpe atmak,
2. Birileriyle paylaşmak.

Ben seçimimi yaptım. Siz değerli arkadaşlarımla paylaştım.

Ya siz?..."

HER ZAMAN 'MUHTEŞEM SEVGiYLE YAŞAYAN BiR MUCiZEYiM' DEMENİZ DİLEĞİYLE.

HANGİ YOLU İZLERSİN?

25 Şubat 2019

HANGİ YOLU İZLERSİN?

İnsan bu dünyaya bir amaç için gelir. Herkesin kendi yaşam yolu vardır.Birçoğu, kaderlerinin önceden belirlendiğine inanıyor, ama aslında hayatının nasıl döneceğini seçen sensin.Hayattaki yönünüzü ve hedefinizi seçen sizsiniz. Kaderin mağduriyetlerinden ve zorluklara nasıl tepki gösterdiğinizden korkup korkmadığınızı öğrenin. Testimiz bunun için var. Hangi yolu seçersin?

1. YOL

Ölçülü yaşamaya çalışıyorsun.Sevmediğiniz zorluklar olsa da, her zaman onlarla başa çıkmayı başarabilirsiniz. Basit bir insansın ve hiçbir şeyi karmaşıklaştırmayı sevmiyorsun.

2. YOL

Cesaret dolusun. Görünüşe göre bu dünyada hiçbir şey seni korkutmayacak. Her şeyi yapmayı seviyorsun. Bazen maceralarınız başarısızlıkla sonuçlansa da, umutsuzluğa kapılmıyorsunuz. Cesurca zorluklarla karşı koyuyorsun. Keşif yapmaktan korkmuyorsun. Cesaretin, başarının anahtarı.

3. YOL

Hayat senin için inanılmaz bir masal. İçinde mucizeler görmeye çalışıyorsun. Ve onları görüyorsunuz. Acımasız gerçekler  bazen seni incitir,  ama umutsuzluğa düşmemeye çalışırsın. Evet, zorluklarla başa çıkmak senin için zor, ama her zaman sana yardım edecek biri var. Bu dünyaya güzellik ve neşe getiriyorsun.

4. YOL

Sen gerçekçisin Her zaman hedeflerinize en kısa yolu seçmeye çalışırsınız. Ama her zaman basit olmuyor. Zorluklardan çok korkmuyorsun, zorluklar seni sinir ediyorlar, çünkü onları çözmek için zaman harcamak zorundasın ve bu zamanda daha hoş şeyler yapabilirsin.

RAHİM ANNEN VE SEN

13 Şubat 2019

RAHİM ANNEN VE SEN

(PİNTEREST)


Anne karnındaki ilk 9 ay, hayatınızın geri kalanını nasıl şekillendirir?

Kanser. Kalp hastalıkları. Obezite. Depresyon. Bilim adamları artık yetişkin sağlığını doğumdan önceki 9 ayın izini sürerek keşfedebiliyor.
Annie Murphy Paul
Çeviri: Derya Doğru  

Bizi biz yapan nedir? Neden bazı insanlar anksiyeteye, aşırı kiloya ya da astıma daha yatkındır? Nasıl oluyor da bazılarımız kalp krizine, diyabete ya da yüksek tansiyona daha meyilli oluyor?

Bu sorulara klasik bir dizi yanıt mevcut. Genlerimizden dolayı böyleyiz: döllenmeyle miras aldığımız DNA'lar. Çocukluk deneyimlerimiz: Nasıl yetiştirildiğimiz ve özellikle çok önemli olan ilk 3 yıl boyunca edindiklerimiz. Ya da yaşam biçimimiz: nasıl beslendiğimiz, ne kadar egzersiz yaptığımız.

Ancak pek önemsemediğiniz başka önemli bir faktör daha var: bir fetüs olduğunuz dönem. Ana rahminde aldığınız besinlerin miktarı ve türü; gebelik süresince maruz kaldığınız kimyasallar, ilaçlar ve enfeksiyonlar; annenizin size hamileykenki sağlık durumu, stres düzeyi ve akıl sağlığı- tüm bu faktörler sizi bir bebek ve bir çocuk olarak şekillendirmiştir ve bugüne kadar da sizi etkilemeyi sürdürür.

Ceninsel köken olarak bilinen bu alanın provokatif iddiası, yaşamımızın en önemli periyodunu inşa ediyor; kalıcı bir şekilde beyin ağını ve kalp, karaciğer ve pankreas gibi organların işlevini etkiliyor. Uterusta maruz kaldığımız durumların; hastalıklara yatkınlığı, arzuları (iştahı) ve metabolizmayı, zeka düzeyini ve mizacı belirlediği iddia ediliyor. Son 10 yılı aşkın süredir kaynaklarda kanser, kardiyovasküler hastalıklar, alerjiler,  astım, yüksek tansiyon, diyabet, obezite, akıl hastalıklarında - hatta kireçlenme, osteoporoz ve bilişsel düşüş gibi ileri yaşlarda görülen hastalıklarda- cenin kökenine gidilerek referans verildiğini bulabilirsiniz.

Doğum öncesinin etkisi görüşü cenini geliştirmeye yönelik basit girişimleri anımsatabilir: Annenin karnına Mozart dinletmek, vb. Aslında uterusta devam eden şekillenme ve biçimlenme bundan daha iç organsaldır ve önemlidir. Hamile kadının gün içerisinde yaşadığı çoğu şey -aldığı nefes, yediği ve içtikleri, maruz kaldığı kimyasallar, hatta hissettiği duygular- çeşitli şekillerde ceniniyle paylaşılır. Cenin bu sunulanları bedeninde birleştirir, dokusunun ve kanının parçası haline getirir.

Fetüs/Cenin sıklıkla daha da fazlasını yapar: anneden aldıklarını dış dünyadan gelen bilgi ve biyolojik veriler olarak işler. Fetüsün uterusta ilgisini çeken Mozart'ın Sihirli Flüt'ü değil yaşamsal durumuyla ilgili çok daha kritik sorulara yanıtlardır: Bolluk içindeki mi kıtlık içindeki mi bir dünyaya gelecek? Güvenilir ve korunaklı olacak mı yoksa sürekli tehlike ve tehditlerle mi karşılaşacak? Uzun ve rahat bir hayat mı yoksa kısa ve eziyetli bir hayat mı yaşayacak?

Ceninsel köken araştırmaları - sağlık ve hastalıkların gelişimsel kökeni olarak da adlandırılır- insanların niteliklerinin nereden geldiği ve ne zaman gelişmeye başladığı hakkında düşünmek açısından devrim niteliğinde bir girişimdir. Bu gebeliği bilimsel keşif alanına dönüştürmektedir: Ulusal Sağlık Kurumu geçen yıl doğum öncesi konularını inceleyecek 10 yılı aşması beklenen bir çalışma başlattı. Bu ayrıca biyoloji dışındaki düşünürlerin perspektiflerini de değiştiriyor. Örneğin Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen bir toplumun sağlığı ve verimliliğinde (üretkenliğinde) ceninsel kökenlerin önemi hakkında yazılan bir makalenin yazarlarından biri: yazısında doğum öncesi dönemin zayıf olmasının, "yetişkin dönemde başa bela olacak hastalıkların tohumunu ektiğini" kaleme aldı. Ve bu, rahmi, korunma için hedef yaparken, doğumdan önce yapılacak müdahalelerle, obezite ve kalp hastalıkları gibi toplum sağlığını tehdit eden hastalıklarla mücadelede umudu artırıyor.

Ceninsel Kökenin Başlangıcı
20 yıl önce David Barker adındaki bir İngiliz doktor ilginç bir karşılıklı ilişkiyi (korelasyonu) fark etti: İngiltere ve Galler'in en fakir bölgeleri, en yüksek kalp hastalıkları oranında birinciydi. Bunun neden böyle olduğunu merak etti, ne zaman kalp hastalığının zenginlikle-yerleşik hayat ve zengin yiyecekle ilgili olduğu sanılmıştı? Araştırmaya karar verdi, 15 bin yetişkin kişinin doğdukları kiloları karşılaştırdığında, -sıklıkla gebelikte yetersiz beslenme kaynaklı- düşük kiloda doğma ile orta yaşta kalp hastalığına yakalanması arasında beklenmeyen bir ilişki keşfetti. Yetersiz besin sonucuyla karşılaşan Barker, ceninin besinleri en önemli organı olan beynine alırken, vücudunun diğer bölümlerine idareli besin harcadığı - ve ileride bu borçlanmanın zayıf kalp şeklinde geri geldiği tahmininde bulundu.
Barker sonuçları meslektaşlarıyla paylaştığında alay ve yuhalama ile karşılandı. "Kalp hastalıklarının hep genetik ya da yetişkinlerin yaşam biçimleriyle ilişkili olduğu sanıldı" diyen Barker, şimdi 72 yaşında ve İngiltere'deki Southampton Üniversitesi'nde ve Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi'nde profesör.    "İnsanlar rahim içindeki fetüsün deneyimiyle bir şeyler yapılabileceği düşüncesiyle alay ettiler."   Barker binlerce kişiden doğum kilosuyla kalp hastalığı arasındaki ilişki için kanıt toplama konusunda ısrar etti. Yıllardır bu düşünce Barker hipotezi (varsayımı) olarak biliniyor.   Zaman içerisinde Barker'ın görüşünün aksi yönünde gelişimler başladı. Brigham ve Boston'da Kadınlar Hastanesi'nde epidemiyolojist olarak görev alan Janet Rich-Edwards, Barker'ın hipotezini çürütme maksadıyla çalışmalara girişti. Rich-Edwards, "Mevcut risk faktörlerinin gelişen hastalıkların artışını belirlediğine inandırıldım, bir ceninken olmuş olan bir şey yok" diyor. Ancak Rich-Edwards ekliyor, "Verileriniz gibi aklınızı değiştirecek başka bir şey yoktur. "   Rich-Edwards, Hemşire Sağlık Çalışmaları'ndaki 120 binden fazla kayıtlı hemşirenin uzun soluklu araştırmasının sonuçlarını analiz etti. Hatta hemşirelerin yaşam biçimlerini ve sosyo-ekonomik statülerini dikkate aldığında dahi, düşük kiloda doğma ve kardiyovasküler hastalık riski ilişkisinin olduğu savı sağlam bir şekilde yerini korudu. "O zamandan beri 20'den fazla benzer çalışma yürütüldü. Bu, halk sağlığı alanındaki en sağlam yinelenen (tekrarlanan aynı deneyin) verilerinden biriydi." 
Bilimi ele alan bir gazeteci olarak, ceninsel kökenle ilgili şeyleri ilk duyduğumda konu ilgimi çekmişti. Ancak iki yıl önce alanı daha derinlemesine araştırmaya başladım, artık daha kişisel bir motivasyonum vardı: Yeni hamileydim. Önümdeki 9 ay boyunca yaptıklarımın çocuğumun hayatının geri kalanını etkileyeceği doğruysa, daha fazlasını bilmem gerekiyordu. 
Tabi ki günümüzde hamile hiçbir kadın bebeğini nelerin etkilediğini anlatan şeylerden kaçamaz. Doktordan, gazeteden, hamilelikle ilgili rehber kitaplardan görür, duyar: Bunu ye, bunu içme, daima ihtiyatlı ol - asla stres yok gibi... Gebe anneler hamileliğin çok zor bir 9 ay olduğu, suçluluk duygusu ve keyiften mahrumiyet duyguları nedeniyle hoş görülmelidir ve bu araştırma da sorumluluklara yenisini eklemenin habercisiydi. Öğrendiklerimi kendi hamileliğimde uyguladığımda, ceninsel kökenler üzerine çok farklı bir perspektif geliştirdim. Görüştüğüm bilim adamları uyarılarda bulunmaktan ziyade keşfin coşkusuyla doluydular ve keşiflerinin olumlu bir fark yaratacağı umudunu taşıyorlardı. Hamilelik boyunca her şeyin kötü gidebileceği türünde söylemleri duymaya aşinaydık fakat bu araştırmalar sıklıkla ilerideki yaşamdaki şeyleri iyileştirecek rahmin içindeki ortamı ortaya çıkarıyordu.

Ceninsel Bağlar Kalp hastalığı
Düşük kiloda doğan bireylerin kalp hastalıklarına yakalanma riski, normal kiloda doğanlarınkinden daha fazladır, besinsiz kalan cenin alabildiği kadar besini beyne yöneltmekte dolayısıyla gelişmekte olan kalp ise beslenme açısından yetersiz kalıyor olabilir. Obezite
Gebelik boyunca aşırı kilo alan anneler daha ağır bebekler doğurmaya yatkınlar; ortada genetik durumdan daha başka bir ilişki olabilir. Obezite ameliyatı sonrası gebelikten doğan çocuklar, aynı annenin hala kilolu olan döneminde doğan kardeşlerinden yüzde 52 daha az obez olma ihtimaline sahipler. Diyabet
Dünyanın en yüksek Tip 2 diyabet oranına sahip Pima yerlileri üzerinde yapılan araştırma, diyabet hastası annenin yüksek kan şekeri oranının, ceninin metabolizmasının bozulmasına ve diyabete yol açabildiğini öne sürüyor.     
Davranışı Değiştirme Gücü
Örneğin ideal kiloyu koruma ihtimalini ele alın. Amerikalılar şimdiye kadarki en ağır kilolarındalar, ve kilo alma yaşları hiç olmadığı kadar erken yaşta başlıyor. Obeziteye yatkınlık rahimde programlanmış olabilir mi? Harvard Tıp Okulu'ndaki araştırmacılar gebelik boyunca kadının aşırı kilo almasıyla ilgili bir çift araştırma yürüttüler, çıkan sonuçlardan biri bebeğin 3 yaş itibariyle aşırı kilolu olma riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyordu. Diğer sonuç ise bu ilişkiyi çocuğun buluğ çağında kuruyordu. Gebeliği süresince ortalama düzeyde kilo alan kadınların çocuklarıyla kıyaslanınca, gebelikte aşırı kilo alan kadınların çocukları daha çok obez oluyordu.

Tabi ki çocuklar anneleriyle aynı yeme alışkanlıklarına ya da obeziteye yatkınlığa sebep olan aynı genetik özelliğe sahip olabilirler; abahati yüklemek için doğum öncesi durumu nasıl bilebiliriz? Uzmanlar anneleri obezken doğan çocuklarla, anneleri başarılı obezite ameliyatı geçirdikten sonra doğan kardeşlerini kıyasladılar. Daha sonra doğan çocuklar, kardeşleri gibi benzer genetik mirasa sahip oldular, ve (çalışmalar gösteriyor ki) farklı rahim içi durumları deneyimleseler de benzer yeme alışkanlılarına sahip oluyorlar.   Pediatrics dergisinde 2006 tarihli bir araştırma yayınlandı, uzmanlar obezite ameliyatı sonrası gebelikten doğan çocukların,  aynı annenin hala kilolu olan döneminde doğan kardeşlerinden yüzde 52 daha az obez olma ihtimali olduğunu buldular. Aynı grup tarafından yapılan 2009 senesinde yayınlanan ikinci bir çalışmada, anneleri kilo verdikten sonra doğan çocukların daha düşük kiloda doğdukları ve obez olma ihtimallerinin kendilerinden büyük kardeşlerinden 3 kez daha zayıf olduğu sonucuna varıldı.

New York'taki SUNY Downstate Medical Center'da cerrah ve hekim olarak çalışan ve iki araştırmada da görev alan Prof. John Kral, "Anneleri yağ aldırma ameliyatı geçirdikten sonra gebe kalınan çocukların vücutları, yağ ve karbonhidrat açısından, anneleri kiloluyken gebe kalınan kardeşlerinin vücutlarından daha sağlıklı şekilde işliyor" diyor. Aslında metabolizmaları rahmin içerisindeyken normaldi - belki epigenetik modifikasyon olarak bilinen, genleri DNA'ların etkisi olmadan etkileyen çevresel etki süreciyle oldu. Kral, obeziteye yatkınlık açısından, belki de rahim içindeki durumun, genlerin ya da aynı yeme alışkanlılarının geçmesinden daha bile önemli olabileceğini söylüyor. Eğer öyleyse, hamilelik öncesi ve esnasında kadınlara sağlıklı kiloda kalmaları için yardım etmek, obeziteyi başlamadan durdurmak için en büyük umut olabilir.

Cenin kökenini araştırma bilimi ayrıca kalıtımla geçen özelliklerin hastalıklar açısından kaçınılmaz son olduğu inancındaki kişiler için de bir umut ışığı,  tıpkı dünyanın en yüksek Tip 2 diyabet oranına sahip Arizona'da Gila Nehri'ndeki Pima yerlileri gibi. Pimalar arasında diyabetin büyük tesadüf olduğu konusunda şüphe çok az, ve genel olarak Amerika Yerlileri (Kızılderililer) arasında önemli genetik bir unsur var. Ancak 1965'ten beri geniş bir Pima yerlileri grubunu izleyen çalışmada yeni bir araştırma gösteriyor ki başka bir etki daha var: doğum öncesi deneyim. Gebelik boyunca diyabetik bir kadının yüksek kan şekerinin, ceninin metabolizmasının gelişimini bozmakta olduğu, diyabete ve obeziteye zemin hazırladığı görülüyor.

Denver'da Colorado Üniversitesi'nde Epidemiyoloji Doç. Doktoru olan ve çalışmada görev alan Dana Dabelea, anne tarafından rahimde diyabete maruz kalınması nedeniyle son 30 yılı aşkın sürede Pima çocukları arasında Tip 2 diyabette en yüksek artışın gözlemlendiğini, bunun hastalığın ulusal olarak arttığını alarm vermede önemli bir faktör olabileceğini açıkladı. Bu bir o kadar müdahale için de bir kapı açıyor. Dabelea, "Eğer diyabetik kadınların hamilelik süresince kan şekerini yoğun bir şekilde kontrol edersek, diyabetin gelişmeye devam ettiği çocuk sayısını gerçekten aşağı çekebiliriz" diyor.

Las Vegas'ta Nevada Üniversitesi'nde medikal antropolog olarak görev alan Daniel Benyshek, daha da ötesi hastalıkta gebelik faktörlerinin rolünü bilmenin bireysel davranışları değiştirebileceğini açıklıyor. Arizona'nın Yerli Amerikan kabilelerinden kişilerle görüşen Benyshek, diyabetin genetik yazgı olduğuna inananların, hastalıkla ilgili kaderci tavır sergileme eğiliminde oldukları sonucuna vardı. Benyshek diyabetin ceninsel kökenleriyle ilgili bulgularını kabile üyeleriyle paylaştığında ise farklı bir reaksiyonla karşılaştığını belirterek, "Gebelik süresince yapılacak bazı basit değişikliklerin ileride çocukların diyabete yakalanma riskini düşürebileceği düşüncesi daha umut verici ve sorumluluk almayı teşvik etmekte" diyor. "Bilhassa genç kadınlar gebelikte yapılacak müdahalelerle diyabet döngüsünü kırma düşüncesinde hevesliler. ‘Diyet denedim, egzersiz yapmayı denedim ama devam ettiremedim. Ancak, eğer bebeğime sağlıklı yaşam şansı doğacaksa bunu 9 ay için yapabilirim' diyorlar."

Havanın Etkisi
Frederica Perera'nın New York'un debelenmekte olan bazı yerlerinde çocuklara vermeye çalıştığı şey daha sağlıklı bir yaşam şansı. Columbia Üniversitesi Çocukların Çevre Sağlığı Merkezi Direktörü Perera, yetişkinlerde çevresel etkilere maruz kalma ve kanser üzerine çalışma yürütürken, hava kirliliğinin fetüs üzerindeki etkileriyle 30 yılı aşkın bir süre önce ilgilenmeye başladı. Perera, "Çalışmamda yetişkinlerle kıyaslamak için, kirlilikten hiç etkilenmemiş kontrol denekleri arıyordum" diyor. Bunun için yeni doğmuş bebekleri kullanmak aklına geldi, ancak analiz edilmesi için laboratuvara gönderdiği göbek bağı ve plasentaya ait doku örneklerinin sonuçlarını aldığında bir hata olduğundan emindi. Perera, "Şok geçirdim. Bu örnekler zaten başlı başına kirlenmenin bir kanıtıydı" diyor.

Bunun üzerine Perera ve diğerleri tarafından yapılan araştırmalar; gebelik boyunca trafik kaynaklı hava kirliliğine maruz kalma ile prematüre doğum, düşük kiloda doğma ve kalp kusurlarını da içeren doğumla ilgili olumsuz sonuçlar arasında bağ kurdular. Perera en çarpıcı çalışmasını 1998 yılında yürüttü; 500'den fazla hamile kadın aynı siyah sırt çantası takarak Manhattan ve Güney Bronx'ta sabah saatlerinde iki günlüğüne yürüyüşe çıktılar. Her çantanın içerisinde polisilik aromatik hidrokarbon (PAH), bir çeşit araçların egzozlarından yayılan kirletici madde, ve halihazırdaki sigara ve fabrika bacalarından çıkan dumanların seviyesini sürekli ölçen hava monitörü bulunuyordu.

Gözlemler kadınların tümünün hamilelikleri boyunca PAH'lara maruz kaldığını ortaya çıkardı. Bebekler doğduktan sonra bebeklerin göbek bağından yapılan analizler, yüzde 40'ında PAH'ların çözümü zor DNA hasarlarına - artan kanser riskiyle bağlantılı hasarlara- yol açtığını gösterdi. Daha da ötesi analizlerde, doğum öncesinde yüksek düzeyde PAH'lara maruz kalınmasının, 3 yaşında bilişsel olarak ertelemenin iki kattan daha fazla olduğu, okul performanslarının düşük olduğu, 5 yaşında IQ testlerinde rahimdeyken daha az düzeyde PAH'lara maruz kalan çocuklardan daha düşük puan aldıkları sonuçları elde edildi.

Bunun gibi araştırmalar bilim adamlarını özellikle çevre kirliliği hususunda savunmasız, etkiye açık toplulukların listesini genişletme konusunda harekete geçirdi. Perera, "Yaşlılar ve astım hastaları için endişeleniyorduk. Şimdiyse anne karnındaki bebekler için" diyerek, çevredeki toksinleri ölçülebilir oranda azaltma çabası içinde olduklarını belirtiyor ve ekliyor, "Çalışmaları yürüttüğümüz dönem içerisindeki yıllarda, New York'taki otobüsler temiz teknolojiye geçiş yaptı ve dizel otobüs ve kamyonların boşta çalışmalarına kısıtlamalar getirildi. Sonuç olarak, hamile kadınların kanındaki kirlilik seviyesinde düşüş gördük, yani böylece bebekleri de bunlarla daha az karşılaşacak."

Stres Kaynakları
Ceninsel köken araştırmalarının en uç noktası olarak, bilim adamları rahim içindeki şartların sadece fiziki sağlığımızı değil zeka, mizaç hatta ruh sağlığımızı bile etkilemesi olasılığını araştırıyor. Sonuçlar gösteriyor ki, örneğin gebeliğinde açlıkla ya da çok yoğun stresle karşı karşıya kalmış kadınların çocuklarının şizofreni olma riski daha yüksek.
Şizofreni birçok muhtemel nedenleri olan karmaşık bir hastalık. Ancak Çin'in Anhui Eyaleti'ndeki 30 yıllık vaka kayıtlarına dayanan bir çalışma, doğum öncesi faktörlerin hastalıkta rolü olabileceğini güçlü bir şekilde gösteriyor. 20. yy. ortalarında bölge halkı, Mao Zedong'un felaket getiren modernizasyon kampanyası 'Büyük Atılım'ın eşlik ettiği kıtlık boyunca çok ciddi bir açlıkla karşı karşıya kaldı. Kıtlıktan muzdarip kadınlardan doğanlarda, normal gebelikte doğanlardan iki kat daha fazla şizofrenin gelişmesi olasılığı bulundu. Bunun gibi 1964-1976 yılları arasında Kudüs'te doğan 88 binden fazla kişinin sağlık kaydı çalışması, 1967 Haziran'ında -Arap-İsrail 6 Gün Savaşı'nın olduğu dönem- gebeliğinin ikinci ayında olan kadınların çocuklarının şizofren gelişiminin kayda değer biçimde daha fazla olduğunu gösterdi.

Columbia Üniversitesi Psikiyatri Doç. Doktoru Catherine Monk hatta daha şaşırtıcı bir şekilde, gebe kadının akli/ruh durumunun bebeğin psişesini (nefsini/ruhunu) şekillendirebileceğini ileri sürdü. Monk, "Araştırmalar gösteriyor ki doğum öncesi bile, annenin ruh hali çocuk gelişimini etkileyebilir. Gebelikteki ruh hali fetüse geçebilir mi? Eğer öyleyse bu nasıl bir geçiştir? Ve bazı ruh halleri ceninin gelişimini nasıl etkiliyor? Bunlar yanıt bulması gereken yeni sorular. Hala ceninden nasıl yanıt alabileceğimizi çözmeye çalışıyoruz" diyor.

Aslında Monk ve meslektaşları, bebeği masaya yatırmaktan daha öte yol almışlar. Laboratuvar ortamında depresyondaki ve anksiyete halindeki hamile kadınlar ile normal ruh halindeki hamile kadınları solunum, kalp atış hızı, kan basıncı ve sinir sistemi uyarımlarını ve aynı zamanda fetüslerin de hareketlerini ve kalp atış hızını ölçmek amacıyla cihazlara bağlayan Monk ve çalışma arkadaşları, daha sonra onlara zihinsel egzersizler uyguluyor. Tüm kadınların testlere psikolojik stres belirtileri verdiği ancak yalnızca depresyon ya da anksiyete halindeki kadınların fetüslerinin kendi rahatsızlıklarını sergiledikleri gözleniyor.

"Bu fark, bu bebeklerin strese şimdiden daha hassas oldukları fikrini veriyor" diyen Monk ekliyor: "Belki bu, anne babadan geçen genetik yatkınlığın sonucudur. Ya da ceninlerin sinir sistemi zaten annelerinin duygusal durumları tarafından şekillendirildiği için bu böyle olabilir. "Kadınların kalp atış hızı ve kan basıncının ya da stres hormonu düzeylerinin rahmin içindeki ortamda 9 aylık gebelik dönemi üzerinde etkisi olabildiğini açıklayan Monk, kişinin ilk ortamının etkilendiğini dolayısıyla da gelişiminin şekillendiğini belirtiyor.
Monk'un fetüsler arasında bulduğu farklılıkların doğumdan sonra da süreceği gözüküyor. Kalp atış hızı gibi temel psikolojik şablonların mizaçtaki daha genel farklılıklarla ilişkili olduğunu söyleyen Monk ekliyor: "Mizaç çeşitliliklerinin kökeni rahme kadar gidebilir."

Gebe kadının duygusal durumunun daha sonra bebeğinin zihinsel hastalıklara karşı duyarlılığını etkilemesi bile olay olabilir. Monk, "Bazı kişilerin depresyon ve anksiyete gibi durumlara genetik yatkınlığı olduğunu biliyoruz. Ve biliyoruz ki akli dengesi bozuk anne-babalar tarafından yetiştirilen bebeklerin zihinsel hastalık riski artabiliyor. Belki de rahim içi ortam ailelerde zihinsel hastalıkların geçmesinde üçüncü bir yoldur. Bu tip bir araştırma kim olmaya başladığımız başlangıç zamanına geri götürüyor" diyor.

Akıl Sağlığının Kökleri

Şizofreni
Çalışmalar gebelik dönemi stresli ya da açlıkla geçen kadınların doğurdukları bebeklerin genç erişkin dönemlerine geldiklerinde, gebeliği daha sakin geçenlerinkinden daha fazla şizofreni olabileceğini öne sürüyor. Annenin yetersiz beslenmesi hastalıklara neden olarak sinirsel gelişimi hasara uğratabiliyor. 
Depresyon 
Araştırmalar depresyonlu kadınlardan doğan bebekler arasında prematüre ve düşük kiloda doğma oranının yüksek olduğunu gösterdi. Bilim adamları aynı zamanda annenin ruhsal durumuyla fetüsün strese duyarlılığı arasındaki muhtemel ilişkiyi, hatta belki doğumdan sonraki mizacı keşfediyor.

Devam Eden Araştırmalar

ULUSAL ÇOCUK ÇALIŞMALARI
nationalchildrensstudy.gov
Hamile kadınlar, doğum öncesinden 21 yaşına kadar 100 bin ABD'li çocuk üzerinde yapılacak araştırmaya 2009 senesinde kaydolmaya başladılar.

VİVA PROJESİ
dacp.org/viva
Araştırmacılar 10 yılı aşkın süredir Boston bölgesinden 2 binden fazla çocuğu cenin oldukları dönemden beri izlediler.

KOLOMBİYA ÇEVRESEL ÇOCUK SAĞLIĞI MERKEZİ
cumc.columbia.edu/dept/mailman/ccceh
Araştırma merkezi doğum öncesinde maruz kalınan çevre kirliliğinin etkileri üzerine çalışıyor. Geleceğe Dönüş Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı'nda profesör olan Matthew Gillman, 10 yıl önce Viva Projesi'ne - Boston bölgesinden 2 binden fazla çocuğun cenin oldukları dönemden beri izlendiği çalışma- başladığında, çocuklukta yaşananların daha sonra sağlık üzerindeki etkilerini incelemeyi istediğini biliyordu. Gillman, "Ancak David Barker'ın araştırması beni meraklandırmaya başladı: Bu deneyimler tam olarak ne zaman başlar? Bunların doğumdan önce başladığını düşünmeye başladım, e o zaman çalışmam da doğumdan öncesi olmalıydı" diyor. Proje daha şimdiden astım, alerji, obezite ve kalp hastalıklarının ve bunun yanı sıra beyin gelişiminde gebelik dönemi etkilerinin ceninsel kökenlerini aydınlığa kavuşturmaya başladı.

Bu konuda daha aydınlığa kavuşacak çok şey var. Bu sene Ulusal Çocuk Araştırmaları'nın, sağlığın ve hastalığın gelişimsel kökenlerini meydana çıkarmak için çalıştığı, devletin de fon sağladığı büyük projesine 100 bin hamile kadın kayıt yaptırdı. Araştırmacılar kadınlarla görüşerek hamilelik süresince davranışları hakkında bilgi alıyor; saç, kan, tükürük ve idrar örnekleri alıyor; ve evlerindeki su ve tozları test ediyor. Kadınlar ve çocukları, çocuklar 21 yaşına gelene kadar izlenecek, prematüre ve kusurlu doğum nedenlerine ilişkin çalışmadan ilk sonuçların 2012'de alınması bekleniyor.

Araştırmanın bir diğer kısmı da hastalıkları önleme amacıyla müdahaleleri geliştirmek. Oregon Devlet Üniversitesi Linus Pauling Enstitüsü'nün baş araştırmacısı David Williams, gebelik süresince alınan bazı maddelerin bebeği hastalıklardan koruyarak uzun yaşamı sağlayabilmesini test ediyor. Williams'ın çalışmalarında, gebelikleri boyunca lahana ve brokoli gibi sebzelerden elde edilen bir bitki kimyasal (fitokimyasal) yutan farelerin yavrularının, bir kanserojene maruz kalınmasına rağmen çok daha az kanser olduğu görüldü. William'ın deneyindeki yavru fareler sütten kesildikten sonra bu koruyucu kimyasallarla bir daha hiç karşılaşmadılar, hatta maruz kalmaları onları olgunlukta kanserden korudu. Williams bir gün, gebe kadınlara diyet takviyesi reçetesi yazılarak çocukların gelecekte kanserden korunacağını öngörüyor. Williams "Bu bilim kurgu değil. Bence bunun başındayız" diyor.

Ceninsel köken araştırmalarından toplanan bilgiler bizler için de faydalı olabilir. Harvard Tıp Okulu'nda Doç. Dr. olan ve Joslin Diyabet Merkezi'nde çalışan Mary-Elizabeth Patti, "Yetişkin hastalarıma her zaman doğdukları kilolarını sorarım. Çoğunlukla hastalar bu soruya şaşırırlar, kendilerinin şu anki yaşam biçimlerini soracağımı sanırlar. Ancak biliyoruz ki düşük kiloda doğan bebeklerin yetişkinliklerinde şeker hastası olma riski daha yüksek, o yüzden bunu bilmek hastaların durumuyla ilgili daha net bilgi sağlıyor" diyor. Patti hastaların doğdukları kilo bilgisinin, nasıl iyileştirme çalışmalarına dönüştürülebileceğini araştırıyor.

Bu ihtimaller garip ve şaşırtıcı görünebilir, öte yandan bizim kendi yetişkinliğimiz hakkındaki her şeyi çocukluğumuzdaki deneyimlerimize borçlu olduğumuz düşüncesi bir zamanlar saçma da görülmüştü -ilk Sigmund Freud bu oluşum yıllarına dikkatimizi çekmişti. Zamanla ve kanıtlarla, sağlığımızın ve iyi olmamızın gebelik boyunca belirlendiği fikri de daha mantıklı görülebilir. Belki ilk fotoğraf kareleri hastanedeki doğum sepetleri yerine rahimde çekilen çocuklarımız, ceninsel köken düşüncesini hiçbir şekilde tuhaf bulmayacaklar.

Benim için, 9 ay karnımdaki bebek şimdi sarışın Gus adında emekleyen bir çocuk. Onun kendine has özellikleri nereden geldi? Güçlü mü hastalıklı mı, hareketli mi sakin mi olacak? Geleceği nasıl olacak? Tüm bunlar ebeveynlerin çocukları için uzun uzun düşünüp taşındıkları sorular. Daha da ötesi, yanıtlar rahmin içinde bulunacak gibi görünüyor.   
KAYNAK: http://www.time.com/time/health/article/0,8599,2020815,00.html

İNSANLARA VEREBİLECEĞİNİZ 8 ARMAĞAN

03 Aralık 2018

İNSANLARA VEREBİLECEĞİNİZ 8 ARMAĞAN


1) Dinleme... 
Ama gerçekten dinleyin.
Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabi düşünmeden... Can kulağıyla dinleyin.

2) Sevgi... 
Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun.
Bu ufak hareketler aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açik göstermenizi sağlayabilir.

3) Kahkaha... 
Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylasın.
Bu armağanınız "seninle birlikte gülmeyi seviyorum" anlamına gelir

4) Yazılı bir Not... 
Basit bir "Yardımın için teşekkürler" notu, ya da belki bir şiir...
Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.

5) İltifat... 
Basit, içtenlikle söylenen bir söz
("Bu renk sana ne çok yakışmış", "Harika bir iş çıkardın", "Yemek nefis olmuş" gibi) karsınızdakinin içini aydınlatır.

6) İyilik... 
Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın.

7) Yalnızlık... 
Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır.
Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.

8) Neşeli bir yapı... 
Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur.
Selâm vermek veya teşekkür