VÜCUDUMUZDAKİ AĞRILARIN DUYGUSAL NEDENLERİ

27 Şubat 2016

VÜCUDUMUZDAKİ AĞRILARIN DUYGUSAL NEDENLERİ

‘Psycology Today’ dergisinde yayınlanan bilimsel bir çalışmaya göre, vücudumuzdaki ağrıların fiziksel sebeplerinin… yanı sıra duygusal sebepleri de olabilir. Buraya kadar normal, çünkü hepimiz stresin bir takım ağrı ve acıları tetiklediğini biliyoruz. Ancak bu çalışmada hangi duyguların hangi bölgeleri etkilediğini de ortaya koymuş. Özellikle fiziksel sebebi saptanamayan kronik ağrıların sebebinin çözülemeyen travmalar olabileceği iddia edilmiş.

1. Baş Ağrısı – Stres ve Rahatlayamamak

Hepimizin tahmin edebileceği gibi baş ağrısının en önemli sebeplerinden biri gün içerisinde yaşanan stres, bu stresten kaynaklı kasılmalar ve rahatlayamama, düzensiz nefes almak ve beyne giden oksijenin azalması.

2. Boyun Ağrısı – Affedememek ve Kin

Bu çalışmaya göre kronik boyun ağrısının arkasında insanları affedememek ve kin beslemek yatıyor olabilir. Koy verin gitsin, tatlı canınızdan değerli mi?

Herkesi affettim ama ağrım geçmiyor diyorsanız biraz egzersiz işe yarar belki.

3. Omuz Ağrısı – Duygusal Yükler ve Suçluluk

Omuz ağrısı duygusal bir yükü taşımayı ifade edebiliyormuş. Bu yük bir başkasının size yüklediği yük de olabilir, bir suçluluk duygusu da.

4. Sırt Ağrısı – Duygusal Destek ve Sevgi Eksikliği

Sırt ağrısı çevrenizden beklediğiniz destek ve sevgi eksikliğinden kaynaklanıyor olabilirmiş. Savaşmayalım, sevelim, sevişelim ama biz yine de oturma ve duruş bozukluklarımızı da gözden geçirelim. 

5. Bel Ağrısı – Maddi Kaygılar

Bel ağrısının sebebi maddi kaygılar ve gelecekle ilgili dünyevi endişeler (ev, iş, para, geçim derdi) olabiliyormuş. Belini doğrultamamak terimi tesadüf olabilir mi?

6. El Ağrısı – İletişim Eksikliği ve Kendini İfade Edememek

Psikologlar ellerimizin diğer insanlarla olan iletişim araçlarımız olduğunu ifade ediyor, bu sebeple vücut dilimizde en çok ellerimizi kullanıyoruz. Ellerimizde duyduğumuz ağrının kaynağı da iletişim eksikliği, anlatmak isteyip anlatamadıklarımız, kendimizi ifade edemeyişimiz olabilir.

Mouse kullanım alışkanlıklarımızı da gözden geçirmekte fayda var. (Karpal Tünel Sendromu)

7. Kalça Ağrısı ve Dirsek Ağrısı – Değişime Direnmek

Kalçaların ve dirseklerin değişime en çok direnen bölgeler olduğu söyleniyor. Hayatımızda büyük değişiklikler yaşadığımızda, koşa koşa seve seve değiştiğimizi düşündüğümüz zamanlarda bile kalçalarımız ve dirseklerimiz bu değişime direniyor ve düzeni korumak istiyor olabilir, böyle durumlarda ise sinyal veriyorlarmış.

8. Diz Ağrısı – Yüksek Ego

Diz Ağrılarının sebebinin yüksek ego, kibir ve kendini beğenmişlik olduğu düşünülmüş. Biraz tevazu lütfen.

Ayrıca yokuş aşağı koşmamaya da özen gösterelim, 65 yaşında emekli olup da gezmek istediğimizde o dizlere çok ihtiyacımız olacak. (Dikkat: Menisküs)

9. Bacak Ağrısı – Kıskançlık ve Kendine Güvensizlik

Bacak ağrılarının kişinin kendine güvensizliği, yetersizlik duygusu ve kıskançlıkla tetiklendiği düşünülüyor.

10. Ayak Ağrıları – Kötümserlik ve Umutsuzluk

Vücudun bütün yükünün ayaklarımızda birikmesi gibi, kötümserliğimizin olumsuz etkileri de ayakları etkiliyor, umutsuz başın cezasını ayaklar çekiyor.


SEVDİKLERİNİZ İÇİN MUTLAKA PAYLAŞIN..!

KIZILDERİLİ ŞEREF YASALARI

25 Şubat 2016

KIZILDERİLİ ŞEREF YASALARI

Kızılderililerin Şeref Yasaları;
1 – Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler..
2 – Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.
3 – Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.
4 – Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.
5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.
6 – Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol – ister insan, ister hayvan veya bitki olsun.
7 – Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.
8 – Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.
9 – Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.
10 – Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.
11 – Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.
12 – Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.
13 – Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın. Verdiğin acının zehiri sana geri döner.
14 – Her zaman dürüst ol.
15 – Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in – hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.
16 – Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.

17 – Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. 

OKUDUM -131- ARADA KALMIŞ TEBESSÜM / SEVİNÇ ÇOKUM

24 Şubat 2016

OKUDUM -131- ARADA KALMIŞ TEBESSÜM / SEVİNÇ ÇOKUM

Kütüphane kitaplarından biri daha bitti..

”İDRAKLERİMİZ KARMAŞIK BİR BÜTÜNDÜR”

        Her romanında yazarlığını değil özgürlüğünü geliştiriyor Sevinç Çokum. Onun tereddütsüz kılıç hamleleri gibi ipeğe değen cümlelerini okudukça gönenirsiniz

       Nedir şimdi, şu yazarın çağına tanıklık etmek dedikleri şey. Bir görgü tanığı mıdır o? Suçu işleyen, suça karışan ya da yargıç koltuğunda oturan mı? Yoksa bütün bunların ötesinde, mahkeme sonuçlandıktan sonra, gazete haberlerine göz gezdirirken elindeki kahveyi keyifle yudumlarken haberden kurgular kuran, o kurgunun doyumsuz keyfiyle gerindikten sonra yazı masasına koyulan mı? Hangisi gerçektir? Yazarın kurgusu mu hayatın kurgusu mu? Sevinç Çokum son romanı Arada Kalmış Tebessüm’de her hali birden yüklenmiş yazar özne olarak çıkar karşımıza ve o keskin ve üzerine pek düşünülesi hükmü verir; “İdraklerimiz karmaşık bir bütündür” Söylemem gerekli. Her romanında yazarlığını değil özgürlüğünü geliştiriyor Sevinç Çokum. Onun tereddütsüz kılıç hamleleri gibi ipeğe değen cümlelerini okudukça gönenirsiniz. Kendi eteklerine dolanan çalılıklardan kurtulmuş, romanda sıkça vurguladığı ‘abukizm’ vasıtasıyla tersinden bir kuyu kazmıştır kendine. O kuyunun suları, saklı hazineleri, sesleri, tıpkı baskın roman kahramanları gibi gençlikleri kadar enerjileriyle de romana yayılmıştırlar. Durduğu yerden, kendisinin tanıklığını yapmak elbette cesaret ister ancak bu tek başına nedir ki? Asıl önemlisi, kurgunun içinden yeni bir hakikat çıkarabilmektir. Sevinç Çokum yıllarca birbirinin duvarı olmuş yakınlıkları çekiçleyerek yıkmaktadır bu romanında.

         ‘İnsanın ilk yaraları iz bırakır’, doğrudur bu. Lakin ilk yarayı çekip bulmak, onun karşısında soğukkanlılıkla konuşmak da az kolay iş değildir. İlk yara, Cumhuriyet tarihi boyunca, uçlarını Batılılaşma macerasında saklayan, nesiller arası bitmez çatışmadır. Çok sıradan kırılmalar bile kendi tarihselliğini, idraklerin karmaşık bütünlüğünde saklar. Yazarın, müziği, yaylı sazlar müziğini özellikle seçtiğini düşünebiliriz. Çünkü uyum en çok muhtaç olduğumuz ruhsal sığınaktır her zaman. Her bir sazın psikolojik karşılığını ve değerini düşünmek ise ayrı bir okuma yöntemi olarak bizi bekler. Müzikte sesler kadar sazlar da birbirine tahammül eder uyuşur değil mi?

       Kronolojik olmayan, yer yer sayıklama yer yer ayağa kalkmış büyük dinginlik içinde hayatın kapanmış sokaklarını sireniyle açan ortak ses gibidir romancının bakışı. Hatta bakışları. Tek bir göz içinde çoğul gözleri ve sesleri toplamıştır Sevinç Çokum. Bu yöntemiyle, romanın sayfalarında hissedilen, “kendisinden öncekini reddetmeme, sanatın birbirine zincirlenerek sürdüğünü düşünme ve taklitten kaçınma” fikri ısrarla ve tekrar tekrar güncellenir. Hayat sanat fikri değildir sadece doğayı olduğu kadar insanı ve zamanı da algılama yöntemidir. Manifestodur ‘abukizm’. Bizim mükemmel görünüşlü çürük tenekemize atılmış güçlü bir tekmedir. Varol Rozayla ana… Dün geçmiştir, ama Pareto’nun kuramları geçerlidir. Tortular türevleriyle içimizdedir. Ve bugün dünden miras çırpınmaktadır. Öyleyse yarının tortusu için gözleri açıp uyanmak gerekmektedir. “Yalnızca dağılmış olan taşların, yap-et parçalarının yerlerine oturtulması” için gerekelidir bu. Türkiye’nin parça parça olmuş insanları bir yandan “12 Mart Paşası, filesiyle kavun almış eve dönüyor”dur. Bir yandan türbanlı bir kız sevdi diye çocuklarını evlatlıktan reddetme çılgınlığına kapılmıştır birileri bir yandan da Leylaki Efendi ile Leyleki hazretleri arasında dönüp durmaktadır insanlar. Değişen Türkiye’nin çarklarına malzeme olmaktan kurtulamamaktadır. Oysa çıplak bozkırda “hayatın içinde kayıp birileri, yaşamış yaşamamış, bilinmeyecek” niceleri gelip geçmektedir.Gitmek de çaresizliktir bazen.

      Sevinç Çokum’un derdini; “Ayrılıklarımızı kabul etmeliyiz; kabul ettiğimiz zaman sorun kalmayacak belkiÖ” cümlesi özetler mi bilinmez ancak, roman boyunca, farklı insanlara ve dünyalara, buradan bakabildiğini söyleyebiliriz. Konuşan biraz da kendisi olabildikçe yüzü kızarandır çünkü. Türkiye’nin ortasında, insanı ve zamanı tam da can damarından tutacak sesi ve bakışı bulmuştur Çokum. Abukizm herkesin arkeolojisini aydınlatacak bir rehber olarak tartışılabilir. Kendisinden kalkan başka kime döner?

ÖMER ERDEM
RADİKAL KİTAP 15 OCAK 2010







İZLEDİKLERİM -62-

23 Şubat 2016

İZLEDİKLERİM -62-

SEVASTOPOLŞAVAŞI / 2015

2. Dünya Savaşı sıralarında Nazi birliklerine karşı mücadele veren ve 309 Nazi askerini öldüren kadın keskin nişancı Lyudmila Pavlichenko’un hayat hikayesini anlatan filmde Sevastopol muharebesinin geçtiği 1916 ve 1974 arası yılları görüyoruz. Genç nişancı kadının biyografik hikayesine 1937 yılında ki üniversite hayatından başlayarak 1957 yılına kadar ki zaman dilimini izliyoruz. Lyudmila’nın nişancılık yeteneğinin keşfedilmesinin ardından eğitimini almaya başlaması ve savaş sırasında elde ettiği başarıları, yaşadığı aşkları ve aynı zamanda o dönemlerin Amerikan başkanı Rossevelt’in eşiyle birlikte sıcak dostluğu da izleyiciye aktarılıyor.


ÇITIR KAÇAK / 2015

Sıradan bir genç kız gibi görünen Megan Walsh (Hailee Steinfeld) aslında büyük bir sır saklamaktadır: geçmişte Hardman (Samuel L. Jackson) adında güçlü bir adam için uluslararası düzeyde ajanlık ve tetikçilik yapmıştır. Yaştıları gibi normal bir ergenlik geçirebilmek için ölmüş numarası yaparak çalıştığı yerden ayrılır ve liseye başlar. Ancak lise hayatı hiç de umduğu gibi çıkmayacak, yeri geldiğinde gizli ajan olduğu zamanlardan daha büyük tehlikelerle karşılaşacaktır.

Bağlanmak tehlikelidir, birşeyleri umursuyorsundur demektir. Umursadığımız insanlar bu hayata değer katıyor.

SORUŞTURMA 2014

Genç bir dedektif olan Charly, 36 adındaki özel bir soruşturma ekibine katılır. İlk görevi ise acımasız bir tecavüz ve cinayet vakasını incelemektir. Birçok girişime rağmen dava dosyası açık kalır. Olayın üzerinden üç yıl geçer ve benzer bir davaya rastlar. Charly, bunun aynı adamın işi olduğuna emindir. Yıllar biribini kovalar ve seri katil cinayetlerine devam eder. Bu adamı yakalamak Charly için bir onur meselesine dönüşür. Ancak katile bir adım yaklaşabilmek tam yedi yılını alacaktır.


SÜRGÜN /2013

1964 yılının Büyükadası'nda geçen hikaye, zengin bir Rum ailesinin kızı olan Eleni ile adada yaşayan bir faytoncunun oğlu olan Sedat arasındaki imkansız aşkı konu ediniyor. Çocukluklarından bu yana birbirlerine aşık olan Eleni ve Sedat, birlikte Edebiyat Fakültesi'nde okurlar ve yakın zamanda mezun olacaklardır. Sedat babasını ikna eder ve Eleni'yi istemeye giderler. Ancak babası Stavro bu evliliğe kesinkes karşıdır. Sorun hem iki aile arasındaki inanç farklılıkları hem de maddi uçurumdur. Tam da bu sırada Türkiye ve Yunanistan ilişkileri iyiden iyiye bozulmaya başlar ve Türk hükümeti tarafından çıkarılan yasa gereğince Yunan vatandaşların ülkeyi terk etmesi gerekir. Bu durum başta Eleni ve Sedat arasındaki aşk olmak üzere birçok ailenin hayatını değiştirecektir.


ŞEYTAN ADASININ KRALI  / 2010

Bir ıslah evi olarak faaliyet gösteren Bastøy Okulu’nda yeni çocuklar Erling ve Ivar’ın gelişiyle değişen olayları konu ediniyor. Film, bu tür kurumların eğitim yöntemlerini eleştirmekte ve eğitimcilerin niteliklerine dikkat çekmektedir. Bir ada üzerinde kurulu olan okul, dış dünyadan tamamen kopmuştur. Öğrenciler; tarlada, ormanda yada okul içinde çalışmakta ve disiplini korumak amacıyla ağır cezalara çaptılabilmektedir. Hikaye’nin kahramanı Erling daha ilk günden aklına buradan kaçmayı koymuştur. Kaçmak kendisini hikayenin başında anlatılan balina ile bir kader birliğine mi götürecektir?

HUZURUNUZ YOKSA HER ŞEY EKSİK..

22 Şubat 2016

HUZURUNUZ YOKSA HER ŞEY EKSİK..

cafe de bir çay faslından görüntü..


Kalp bir kez kırıldı mı, hiç kimseye aldırmaz ve hiçbir şeyi umursamaz. Belki mutluluğun sonu, ama huzurun başlangıcıdır bu...
 Dostoyevski 



Sırnaşık kızım güneşleniyor....


Nette böyle bir cennet yer buldum hemen ışınlanmak istiyorum...


Baharın sesleri bunlar...


Aşkkk...


Cam güzelim..




HUZURUNUZ YOKSA HER ŞEY EKSİK 
Sevgili Arkadaşlarım, Bu ara sizlere bedensel hastalıklarla ruhsal dünyamız arasındaki çarpıcı ilişkilerden söz ediyorum çünkü bu konu sadece bizim ülkemizde değil tüm dünyada pas geçilen, üzerinde pek durulmayan bir konudur. Bütün hastalıkların ruhsal nedenlerle meydana geldiğini tabii ki söyleyemeyiz ancak insanın nasıl ortamlarla, hangi duyguların eşliğinde yaşadığı, hayatı boyunca karşılaştığı zorluklar, engeller, kayıplar, ayrılıklar, insan sağlığını doğrudan etkileyebiliyor. Örneğin aynı yaşta kalp krizi geçiren ve kalplerinde aynı derecede hasar oluşan erkekler arasında yapılan bir araştırma, bekar ve depresyonda olanların bir yıl içinde yeni bir kriz geçirerek ölme oranının, evli ve depresyonda olmayanlara göre çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yani yalnız insanlar daha çabuk hastalanıyor. Kronik bir hastalığı olan kişiler, hayatları sakin ve huzurluyken kendilerini çok daha iyi hissediyor, ancak evdeki ilişkilerde bir bozulma, ani kayıp ve ayrılıklar, hastalığın bir anda yeniden alevlenmesine neden olabiliyor. İnsanlarla yakın ilişkileri olmayan, kendini yalnız hisseden kişilerin hasta olma riski, sosyal ortamlarda kabul gören, eşi dostu, arkadaşı olanlara göre çok daha yüksek. Ayrılık ve kayıplar, hangi kültürden olursa olsun insanları çok etkiler. Önemsediğimiz insanlarla yaşadığımız sürtüşmeler, ilişkideki çalkantılar ve yaşadığımız hayal kırıklıkları, hem ruhumuzu hem de bedenimizi tehdit ediyorlar. Belki de bu yüzden dünyada yalnız yaşayanların sayısı hızla artıyor ancak bu yalnızlık bazen insana huzur verebilir ve eşin dostun, yakın arkadaşların yardımıyla kendimizi hiç de yalnız hissetmeyebiliriz. Bir insan hasta olduğunda, bir yandan gerekli tıbbi tedavi uygulanırken, bir yandan da kişinin, hayatının hangi döneminde hastalandığı, o ara onu üzen, onu olumsuz etkileyen, alışkın olduğu düzeni bozan bir şeyler yaşayıp yaşamadığı mutlaka sorgulanmalıdır. Bunun tespiti hastayı her zaman iyi etmeyebilir ama bilinmesi yeni çözüm ihtimallerini arttıracak, belki de hastalığın seyrini olumlu etkileyecektir. Sevgilerimle… Dr. Gülseren Budayıcıoğlu