İNSTAGRAM GÜNLÜĞÜM

06 Ekim 2015

İNSTAGRAM GÜNLÜĞÜM

Bu ay dergilerime yeni bir dergi ekledim PULBİBER .. bu sayı feminist yazıları ile bana renk kattı..











En güzeli de Ayşen GRUDA  ropörtajı idi







OKUDUM -115- HERKES TEK BAŞINA ÖLÜR / HANS FALADA

05 Ekim 2015

OKUDUM -115- HERKES TEK BAŞINA ÖLÜR / HANS FALADA





1940'ların Berlin'inde, Quangel çifti sıradan sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Otto Quangel, fabrikadaki işine gidip gelmekte, Anna Quangel, Nazi Partisi'nin kadın kolundaki çalışmalarına devam etmektedir. Bir gün, cephedeki oğullarının ölüm haberini almalarıyla beyinlerinde bir kıvılcım çakar. Yalnızca iki kişi de olsalar, bu acımasız faşizme meydan okumaları gerektiğini fark ederler. Böylece Gestapo memurlarını, Hitler yanlısı komşularını, aile dostlarını ve daha nice Berlinliyi kapsayan bir kovalamacanın ortasında bulurlar kendilerini.

20. yüzyıl Alman edebiyatının en heyecan verici isimlerinden biri olan Hans Fallada'nın gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazdığı ve ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı Herkes Tek Başına Ölür, her kitaplıkta mutlaka bulunması gereken bir cilt.
"Herkes Tek Başına Ölür, sokaktaki insanı anlatıyor. Zorbalığa dayanan düzenler tarafından ezilen herkesin, ahlaki bir zorunluluk olarak,özgürlüğü ve insan haklarını korumak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini savunuyor. Öte yandan, verilen ütopik mutlakiyet sözleriyle büyülenen kitlelerin, terörün egemenliğini nasıl kabullenip desteklediklerini ve böylece insani duygularını nasıl kaybettiklerini gösteriyor."Moris Farhi
"Nazilere karşı Alman başkaldırışıyla ilgili yazılan en güzel kitaplardan biri." 
Primo Levi

Sevgili Julia ORTAY'ın tavsiyesi ile okudum 


























OKUDUM -114- PEMBE VE YUSUF / CANAN TAN

01 Ekim 2015

OKUDUM -114- PEMBE VE YUSUF / CANAN TAN

Uzun zamandır kitap paylaşımı yapmadım, birkaç kitap elimde yarım olarak duruyor, ihşallah bitecek diyeyim. Bu kitabın kısa özeti..
Pembe ve Yusuf, birbirini seven iki kardeş, töre denilen kavramda karşı karşıya kalırlar, mutlaka okuyun derim.


Keder, ismini de veren kederli bir güne doğdu. Dedesi Hamdullah Bey’in bu dünyadan göçüp gittiği sırada açtı gözlerini dünyaya. Babası Servet dedesinin ölümünden onu sorumlu tuttu ve Keder koydu adını. Hâlbuki Hamdullah Bey zaten hastaydı. Keder’in iki kız kardeşten sonra erkek olacağı da babası için bir teselliydi ama kız olduğunu öğrenince Keder’i hiçbir zaman sevmedi. Keder’in kardeşleri Hacer ve Gülistan’a gösterilen sevgiyi hiçbir zaman göremedi. Zaten Keder’den sonra dünyaya gelen Hamdullah babasının bütün ilgisini ve sevgisini üstünde toplanmıştı.

Keder daha çocuk yaştayken babası onu apar topar evlendirdi. Salih Bey’in oğlu İsmail Keder’den birkaç yaş büyüktü. Daha yeni askerden gelmiş ve hemen Keder’le evlendirilmişti. İsmail’in babası ve ağabeyleri eşlerine oldukça iyi davranan kişilerdi. Ama İsmail onlar gibi davranmadı ve Keder’e hiçbir zaman değer göstermedi, sürekli dövdü. Keder bu duruma da alışmıştı. Babasından görmediği sevgiyi Salih Bey’den görüyordu. İsmail’in annesi de Keder’i diğer gelinlerinden ayırt etmiyordu. Evlenmelerinin üzerinden çok zaman geçmeden iki erkek çocuğu oldu. Büyük olana Nusret, küçük olana Nevzat adını verdiler.

İsmail babası ve ağabeyleri tarafından sürekli hor görüldüğünü düşünüyordu. Sürekli memleketini terk edip İstanbul’a yerleşmek istiyordu. Bir gün Keder’in İstanbul’da yaşayan ablası Gülistan’ı ziyarete gittiklerinde İstanbul’dan bir ev aldı ve bunu ailesinden sakladı. Babası Salih Bey’in ölümünden sonra ise annesine ve ağabeylerine durumu anlatıp kalan mirastan payını alarak İstanbul’a taşındı. Keder ailesini bırakıp İstanbul’a gitmeyi hiç istemiyordu ama İsmail ona fikrini bile sormamıştı. Kendi ailesiyle vedalaşmaya giden Keder babası Servet ile ilk ve son kez kucaklaşmıştı. Geç de olsa babasının desteğini hissetmişti.

İstanbul’a gittikten sonra İsmail, annesi ve ağabeyleriyle ilişkisini kesmişti. Kendine bir kahvehane açmış ve oğullarıyla birlikte burayı işletmeye başlamıştı. Keder ise bütün zamanını evde geçiriyordu. Uzakta olduğu için ablası Gülistan’a çok sık gidemiyordu. Yabancı şehirde tek destekçisi komşusu Fidan Abla’ydı.

İstanbul’a taşındıktan birkaç yıl sonra Keder bir kız bebek dünyaya getirdi. Pembe adını verdiği kızına sımsıkı bağlandı. Fidan ile birlikte kızını büyütüyordu. Bir süre sonrada Yusuf doğdu. Pembe ve Yusuf ağabeylerinin aksine annelerine çok değer verirler ve severlerdi. Keder artık onlar için yaşamaya başlamıştı. Ama aradan yıllar geçip de Pembe evlilik çağın gelince her şey değişti.

İsmail’in kahvehanesine gelen bir müşterisi Pembe’yi görmüş ve beğenmişti. İki çocuklu bu adam Pembe’yi babasından ister. Adamın maddi durumu da iyi olduğu için İsmail Pembe’yi verir. Ama Pembe başka birini sevdiği için bu adamla evlenmek istemez. Son söz yine İsmail’in olur ve Pembe’nin nişanı yapılır. Ama nişandan birkaç gün sonra Pembe sevdiği erkekle kaçar. Bunu duyan babası ve ağabeyleri Pembe’yi asla affetmez.

Sevdiğiyle kaçan Pembe’nin ise işler hiç de umduğu gibi olmaz. Kaçarak geldiği için sadece imam nikâhı kıyılır ve sürekli kaynanasından dayak yer. Aradan birkaç yıl geçer ve Pembe’nin bir oğlu olur. Oğlu doğunca nikâh kıyılacağını düşünen Pembe bir kez daha hayal kırıklığına uğrar çünkü kocası başka bir kadınla nikâhlanır. Bunun üzerine Pembe soluğu babasının evinde alır. Pembe’yi gören Keder hem mutlu olur hem de İsmail’in yapacaklarından korkar. İsmail ilk zamanlar çatı katında durmasına izin verir. Ama başkalarından laf duymaya başlayınca aile meclisinden karar çıkar ve Pembe’nin öldürülmesine karar verilir. Bu iş ise en küçük olduğu için Yusuf’a bırakılır.

Yusuf çok sevdiği ablasını öldürmez. Ama babasının ve ağabeylerinin onu rahat bırakmayacağını bilen Pembe kendi canına kıyar. Pembe’nin cenazesinden sonra Keder Yusuf’a biraz para verir ve ailesinden kaçıp kurtulmasını ister. Annesinin sözünü dinleyen Yusuf evi terk eder. İlk konakladığı yer ise Âdemoğlu Pansiyon olur.


Altını çizdiğim birkaç satır..




ADEMOĞLU pansiyonda bu şarkı ile son bulan bir hikaye..




AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ HİÇ???????????

29 Eylül 2015

AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ HİÇ???????????

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
-Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10-20 kat büyük evlere sahip olmak,
-Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak, -Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
-Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
-Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile envai çeşit
içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
-Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
-Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
-Faizi, getirisi zarara ugramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfirlı bir banka defterine sahip olmak,
-Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak…
Ya da sahip olduğumuzu sanmak…
-Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar!
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz?
Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek…

FACEBOOK 'tan alıntıdır.....

İNSTAGRAM GÜNLÜĞÜM

28 Eylül 2015

İNSTAGRAM GÜNLÜĞÜM

Balgöz oğlum çok sırnaşık oldu...


Karanfillerin son demleri..



Dergilerden...


Geçen hafta sonu 2 günlüğüne de olsa kuzenimin kızının düğünü için İstanbula gittim..





Dergilerden....


 İzmirdeki kuzenlerim babamı görmek için bize geleceklerinden dolayı İstanbul'dan arabaları ile beraber döndük, babam çok ağladı onların ardından gözyaşlarını sildim hep... bu arada biriken gazetelerimi de ancak bayramın 1. günü okuyabildim..




Bu arada babamı yataktan kaldırmaktan, elimde eklem boşalması olmuş bileklik kullanmaya başladım.


Pozitif dergisi artık 3 ayda bir değil 2 ayda bir yayınlanmaya başladı, psikeart dergisinin yeni sayısının konusuda mutluluk okuyun derim mutlaka...