Bazı insanlar vardır; bir gün bakarsınız, kalabalığın içinden sessizce çekilmişlerdir.
Ne kapıyı çarparlar, ne kimseye uzun uzun hesap verirler, ne de “ben gidiyorum” diye ortalığı ayağa kaldırırlar. Sadece yavaş yavaş görünmez olurlar.
Daha az konuşurlar. Daha az görünürler. Sosyal medyada eskisi kadar yazmazlar. Her davete gitmezler. Her sohbete katılmazlar. Her tartışmanın içine atlamazlar. Çünkü artık bilirler ki, insan her çağrıldığı yere gitmek zorunda değildir. Her söze cevap vermek, her kalabalığa karışmak, her maskeli oyunda rol almak zorunda değildir.
İşte uyanış dediğimiz şey biraz da budur.
İnsan bir gün yalnızca dış dünyaya değil, kendi içine de gözlerini açar. Kendi gölgesini görür. Kendi korkularıyla, hırslarıyla, zaaflarıyla, bastırdığı acılarıyla yüzleşir. Ve tuhaf bir şey olur: İnsan kendi karanlığını tanıdıkça, başkalarının karanlığını da daha berrak görmeye başlar.
Eskiden normal sandığı şeyler artık ruhuna ağır gelir.
Bir masada oturur mesela. Herkes konuşuyordur. Ama konuşulanların çoğu hakikat değildir; alışkanlıktır, dedikodudur, kıyaslamadır, gösteriştir, içi boş bir gürültüdür. Biri başarı maskesi takmıştır, biri mağduriyet maskesiyle dolaşır, biri iyilik perdesinin arkasına gizlenmiş öfkesini taşır, biri de kendi karanlığını başkasının üstüne yıkar.
Uyanan insan bunu görür. Gördüğü için de eskisi gibi davranamaz.
Carl Gustav Jung’un “persona” dediği şey tam da burada karşımıza çıkar. Yani insanın toplum içinde taktığı maske. İş yerinde başka, ailede başka, arkadaş çevresinde başka, sosyal medyada bambaşka bir yüz…
Elbette insan toplum içinde belli bir nezaket, belli bir uyum içinde yaşar. Fakat mesele nezaket değildir. Mesele, insanın kendi özünden kopup yalnızca başkalarının beklediği kişiye dönüşmesidir.
Bir insan yıllarca “güçlü görünmek” için ağlamaz. “İyi görünmek” için kırgınlığını saklar. “Uyumlu görünmek” için içinden geçmeyen sözleri söyler. “Başarılı görünmek” için ruhunu tüketen işlere katlanır. “Seviliyor görünmek” için kendisini sevmeyen insanların yanında kalır.
Sonra bir gün içinden bir ses yükselir: “Yeter.”
İşte o “yeter” sesi, çoğu zaman insanın hakikate ilk ciddi adımıdır.
Bu noktadan sonra insan kalabalıktan nefret ettiği için çekilmez. İnsanlardan üstün olduğunu düşündüğü için sessizleşmez. Kibirli olduğu için değil, yorulduğu için uzaklaşır. Ruhunu korumak için uzaklaşır. İçindeki ışığı, başkalarının karanlık odalarında tüketmemek için uzaklaşır.
Çünkü bazı ortamlar vardır, insanı açık açık incitmez ama yavaş yavaş eksiltir.
Bir kahve masasında başlar bu eksilme. Bir aile toplantısında devam eder. Bir arkadaş grubunda derinleşir. Sosyal medyada bir yorumla, bir linçle, bir öfke patlamasıyla insanın içine ağır bir duman çöker.
Herkes konuşur ama kimse gerçekten dinlemez.
Herkes haklıdır ama kimse kendine bakmaz.
Herkes karşı tarafı suçlar ama kimse kendi gölgesini görmek istemez.
İşte Jung’un “gölge” dediği şey de budur. İnsanın kabul etmek istemediği yanları. Kendi öfkesi, kıskançlığı, hırsı, bencilliği, korkusu, bastırdığı acısı…
Kendi gölgesini tanımayan insan, onu başkasına yansıtır.
Kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeyen toplumlar da hep bir düşman arar. Bazen bir siyasi görüşü, bazen bir inanç grubunu, bazen bir yaşam tarzını, bazen de sadece kendisinden farklı olan insanları hedef seçer.
“Bütün kötülük onlarda” der. Oysa uyanan insan bilir ki, insanın en büyük körlüğü, kendi karanlığını başkasında görüp kendinde hiç görmemesidir.
Bu yüzden uyanan insan tartışmaların içine eskisi gibi atlamaz. Çünkü çoğu tartışmanın hakikat arayışı olmadığını, sadece iki gölgenin birbirine çarpması olduğunu fark eder. Sosyal medyada saatlerce süren kavgalara bakar ve şunu görür: İnsanlar çoğu zaman fikir tartışmıyor, kendi yaralarını birbirinin üstüne boşaltıyor.
Bunu gören insanın susması korkaklık değildir.
Bazen susmak, insanın kendi ruhunu koruma biçimidir.
Bazen geri çekilmek, yenilgi değil; bilgeliktir.
Bazen yalnız kalmak, insanlardan kaçmak değil; kendine dönmektir.
Hayatta bunu hepimiz bir şekilde yaşarız. Bir dönem çok kalabalık sofralarda bulunuruz. Çok insan tanırız. Çok konuşuruz. Her yere yetişmeye çalışırız. Herkesle iyi olmaya çalışırız. Ama yıllar geçtikçe insan anlar ki, her kalabalık dostluk değildir. Her sohbet beslemez. Her ilişki şifa vermez. Bazı insanlar vardır, yanlarından ayrıldığınızda içiniz aydınlanır. Bazıları vardır, yanlarından kalktığınızda ruhunuzun üstüne görünmez bir ağırlık çöker.
İnsan bunu fark ettiği gün seçici olmaya başlar. Kime kalbini açacağını, kiminle susacağını, kiminle yol yürüyeceğini, kiminle arasına mesafe koyacağını daha iyi bilir.
İşte toplum buna çoğu zaman “değiştin” der.
Evet, değişmiştir. Ama kötüye değil. Kendine doğru değişmiştir.
Eskiden herkesin gönlü olsun diye kendi gönlünü ihmal eden insan, artık kendi iç huzurunu da hesaba katmaya başlamıştır. Eskiden sırf ayıp olmasın diye katlandığı ilişkilerden, artık ruhunu korumak için uzak duruyordur. Eskiden alkışlanmak için girdiği sahnelerden, artık sessizce iniyordur.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu anlar:
Herkese görünmek, insanın kendini bulduğu anlamına gelmez.
Bazen insan en çok kalabalıkların içinde kaybolur.
Bazen de en çok yalnızlığında kendine kavuşur.
Jung’un bireyselleşme dediği süreç de biraz böyledir. İnsan başkalarının ona biçtiği elbiseyi çıkarır. Ailesinin, toplumun, mesleğinin, çevresinin, geçmişinin ve korkularının üzerine giydirdiği kimliklerden sıyrılır. “Ben gerçekte kimim?” diye sormaya başlar.
Bu soru kolay bir soru değildir. İnsan bu soruyu sorduğu anda eski hayatının bazı parçaları dökülmeye başlar. Eski dostluklar aynı sıcaklığı vermez. Eski hedefler eski anlamını taşımaz. Eski başarılar insanın içine eskisi gibi sevinç doldurmaz.
Bir bakarsınız, yıllarca tırmandığınız merdivenin aslında sizin duvarınıza dayanmadığını fark etmişsiniz.
İşte o an insan durur. Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.
Bu duruş dışarıdan bakana tembellik gibi görünebilir. Pes etmek gibi görünebilir. Hayattan kopmak gibi görünebilir. Ama içeride bambaşka bir çalışma vardır. İnsan kendi parçalarını topluyordur. Dağılmış ruhunu bir araya getiriyordur. Yıllarca başkalarının sesinden duyamadığı kendi iç sesini yeniden işitmeye çalışıyordur.
Bu yüzden bazı insanlar doğaya çekilir. Bazıları daha sade bir hayata yönelir. Bazıları sosyal medyadan uzaklaşır. Bazıları gereksiz dostlukları azaltır. Bazıları konuşmayı bırakıp yazmaya başlar. Bazıları şehirlerin gürültüsünden, bazıları da insan ilişkilerinin görünmez yorgunluğundan uzaklaşır.
Her insanın bir “Bollingen Kulesi” vardır aslında.
Jung’un kendi içine çekildiği o sembolik kule gibi, herkesin ruhunu onardığı bir sığınağı olmalıdır. Bu bazen bir köy evi olur. Bazen küçük bir oda. Bazen sabah yürüyüşü. Bazen bir defter. Bazen bir kediyle kurulan sessiz dostluk. Bazen de kalabalığın ortasında kimseye belli etmeden korunan içsel bir mesafe.
Mesele nereye gittiğimiz değil, nerede kendimize ihanet etmediğimizdir.
Uyanan insanın sessizce kaybolması işte bu yüzden bir kaçış değildir. O insan aslında hayattan değil, sahte hayattan uzaklaşıyordur. İnsanlardan değil, insanın ruhunu emen maskeli ilişkilerden uzaklaşıyordur. Toplumdan değil, toplumun insana dayattığı yapay rollerden uzaklaşıyordur.
Ve en önemlisi, bu geri çekiliş sonsuz bir yok oluş değildir.
Tohum da toprağın altına çekilir. Ama ölmek için değil, filizlenmek için.
Kışın ağaç da yapraklarını bırakır. Ama vazgeçtiği için değil, bahara hazırlanmak için.
İnsan da bazen sessizleşir. Ama tükenmek için değil, yeniden doğmak için.
Bu yüzden uyanan insanın kayboluşuna hemen hüküm vermemek gerekir. Belki o insan iç dünyasında büyük bir onarım yapıyordur. Belki yıllardır susturduğu ruhunu dinliyordur. Belki kendi gölgesiyle yüzleşiyordur. Belki de bir gün daha temiz, daha berrak, daha sahici bir sözle geri dönebilmek için kendi sessizliğinde olgunlaşıyordur.
Bugün bize düşen, her sessizleşeni kaybolmuş sanmamaktır.
Bazı insanlar gözden uzaklaşır ama hakikate yaklaşır.
Bazıları kalabalıktan çekilir ama insanlıktan kopmaz.
Bazıları artık herkesin sofrasına oturmaz ama bir gün gerçekten aç olan ruhlara ekmek olacak sözlerle geri döner.
Çünkü uyanan insanın derdi kendini saklamak değildir. Onun derdi, kendini harcamamaktır.
Ve belki de çağımızın en büyük bilgeliği budur: İnsanın nerede konuşacağını bilmesi kadar, nerede susacağını bilmesi olgunluk .. nerede kalacağını bilmesi kadar, nereden sessizce çekileceğini bilmesi de erdemdir.
Her kapıdan içeri girmemek, her kalabalığa karışmamak, her tartışmaya cevap vermemek bazen insanın kendine duyduğu saygının en sade halidir.
Uyanan insanlar bu yüzden sessizce kaybolur. Artık gürültünün içinde kendilerini kaybetmek istemezler. Bilirler ki, insan önce kendi ruhunu kurtarmadan kimseye ışık olamaz.
Ve bazen en büyük dönüşüm, dünyanın alkışladığı sahnede değil; kimsenin görmediği o derin iç sessizlikte başlar.
Facebooktan alıntıdır.
Hepinize güzel bir hafta diliyorum, 2 gün üst üste elektrikler kesilince maalesef yazmak içimden gelmedi. Buralar ve ben hep aynıyım, havalar iyileşti, pazarlara ardı ardına gidiyoruz. Annem bahçenin otlarını temizledi, yarısını kazdı, çiçekler böcekler ortaya çıktı, birden bire 8 tane kedi yavrumuzu oldu. 55 senelik oda kapımız bir anda çürüdü, içten ilerlemiş demek ki, bir hafta inşaat hali vardı evde. Yeni kapılar fabrikasyon olduğu için standart oluyorlar, bizimkisi ise özel yapım oldu, ölçü tutmadı çünkü, doktora çıktım astım için malum polen mevsimi, doktor iyi buldu, tahlile gerek görmedi, Ağustosta görüşelim dedi, annemin raporları bitmiş, doktora çıkarıp yenilettim. Ertesi gün hastalandı, aile hekiminden ilaç istedim ilacı biliyorum çünkü, yazamam dedi tahlil istedi, kap aldım eve geldim ertesi gün tahlil için götürdüm. Ve sonuç tabi ki benim dediğim ilaç oldu:)) tahlil sonucuna göre ilacımı aldım. Perşembe gecesi yine konserdeyiz, bu sefer sanatçı var, Gökhan Sezen geliyor. Yazlıkları çıkardım, yıkadım yerleştirdim, kışlıkları kaldırdım, kitaplarımı düzenledim. İki haftayı bu şekilde geçirdim.
“Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi, ötekinin de yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, enerjidir.
Sevgi, bilincin yükselişi, evrensel enerjilerin doğru kullanımıdır.
Sevgi, en sade tanımıyla insan olmaktır.
Sevginiz olmadıktan sonra daha çok maddi değerleriniz olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?
Sevginiz yoksa hiç bir şeyiniz yoktur.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en büyük ‘HAKİKAT’ budur ...”
Bazen yürüyüşte böyle güzelliklerle karşılaşıyorum.
Direneni sevdim ben.
Boyun eğmeyeni.
İsyan edeni.
Göze alanı sevdim.
Tehlikeye göğüs gereni.
Bıçak sırtı yaşayanı.
Fırtınadan korkmayanı.
Seveni...
Sözcüklerde değil, gerçekten seveni.
Sevdiğini göstereni... Emek vereni sevdim ben.
Sevmedim gölgesinden korkanı.
Aşkta garanti arayanı.
Nabza göre şerbet vermedim hiç.
Sevmedim vereni de.
Dobrayım ben deyip…
Patavatsızlık edeni de.
Ağlamaktan utanmayanı sevdim.
Ağız dolusu güleni.
Yargılamayanı sevdim… Kınamayanı.
Kınamadan önce aynaya bakanı.
Kibiri günah bileni...
Gücünün farkında olup dile getirmeyeni sevdim.
Acıyı azaltıp, mutluluğu çoğaltanı.
Kaybettiğinde vazgeçmeyeni.
Umutta inatçı olanı sevdim ben.
Ayrılmadan sözün özünden;
İnsan taklidi yapanları değil...
'İnsan'ı sevdim daha çok, kendi özümden.
~
Birhan Eroğlu
Bu çiçeklerden aldım ama aynı saksıda rengarenk bu arajmanı görünce keşke biraz daha bekleseydim diye hayıflandım, benim ki tek renk.
Cicero’ya yaşlılığında sorulan soru :
Üstat, yeniden gençliğe dönmek ister miydiniz?
Üstadın Verdiği Yanıt:
“Yarışı birinci bitiren bir at, neden bir daha başlangıç çizgisine dönmek istesin ki…
Ben her zaman yaşlılar gibi olgun düşünen gençlere,
gençler gibi neşeli olan yaşlılara hayranımdır.
Zaten neşeli olanlar hiçbir zaman yaşlanmazlar.
Yaşlanmak ve yaş almak,
Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan kendine olan güveni kadar genç,
Kuşkusu kadar yaşlı, Cesareti kadar genç,
Korkuları kadar yaşlı, Umudu kadar genç,
Bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.
İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe,
Neşe duydukça,
Güzellikleri fark ettikçe,
Beyni yeni şeyler keşfettikçe Herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan,
Yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır...”
W. E. Gladstone













Hiç yorum yok:
Yorum Gönder