Ailesinin artık geçinemediği bir şehirde evden çıkarılmakla yüz yüze
gelen bir kadın, çaresizlik içinde bir gecede 25.000 dolar bulmak için
giderek daha tehlikeli işlere bulaşır. Willy Vlautin'in çok satan
romanından uyarlanan Night Always Comes, ailesinin geleceğinin bağlı
olduğu evi güvence altına almak için her şeyini riske atan Lynette adlı
bir kadının hikâyesini konu alıyor. Tek bir gecede tehlikeli bir
yolculuğa çıkan Lynette, sonunda özgür kalabilmek için karanlık
geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır.
CADILLAC RECORDS (2008)
Chess Records'un yükselişinin ve şarkıcılarının hikayesi. Şiddet, ırkçılık ve rock 'n roll'la dolu 1950 Chicago'sunda; Muddy Waters, Leonard Chess, Little Walter, Howlin' Wolf, Etta James ve Chuck Berry gibi Amerika'nın müzik efsanelerinin hayatları Cadillac Records ile beyazperdede.
Youtube de müzik dinlerken bu filme gittim....
Bazı sahneleri görmezden gelip müziğe odaklanın bence....
Avrupa’daki son kuraklıklar nedeniyle yeniden ortaya çıkan “Açlık Taşları”, kıtlıkların habercisi olarak nehirlerin su seviyelerindeki olağanüstü düşüşleri gösteren tarihî işaretlerdir. Elbe Nehri’ndeki 1616 yılına ait bir Açlık Taşı’nda “Beni görürsen ağla” yazmaktadır; bu da nehrin bu kadar düşük seviyelere indiği bir durumda yaşanacak kıtlığa dair bir uyarıdır.
Açlık Taşları Nedir?
Tarihsel İşaretler:
Açlık Taşları, su seviyelerinin insanlığın başa çıkamayacağı kadar düştüğü zamanlarda nehir yataklarına yerleştirilen taşlardır.
Kıtlıkların Habercisi:
Bu taşlar, gelecek kuraklık ve kıtlık tehlikesini işaret etmek için kullanılırdı.
Uyarı Yazıları:
Taşların üzerine genellikle nehir seviyelerinin ne kadar düştüğünü ve bunun sonucunda yaşanacak zorlukları belirten yazılar kazınır.
Örnek: Elbe Nehri’ndeki Açlık Taşı
1616 yılına ait bir Elbe Nehri Açlık Taşı, su seviyelerinin çok düşük olduğunu gösteriyor.
Taşın üzerindeki “Beni görürsen ağla” yazısı, bu durumun ne kadar ciddi bir kıtlığa işaret ettiğini vurguluyor.
Ia Genberg, kendi memleketi İsveç’te August ve Aftenbladet ödüllerine layık görülen Detaylar romanıyla, uluslararası arenada da Booker ve Dublin edebiyat ödüllerine aday gösterilerek, Avrupa edebiyatının son yıllardaki parlayan yıldızı hâline geldi. Genberg insan ilişkilerinin detaylarını, bir zamanlar yaşanmış ama zihnin kıvrımlarında kalmış biçimleriyle, hafızasının ateşlendiği anlardan yola çıkarak aktarıyor.
Detaylar’da anlatıcının uzandığı geçmiş, bir Paul Auster romanının sayfalarından fırlamışçasına bir sıtma hararetiyle ortaya çıkıyor: Seksenlerin Stockholm’ünde, psikolojinin henüz gençlerin pervasızlıklarının adlarını koymadığı dönemde ev arkadaşlarının, dostların, sevgililerin, hayatı etkileyip belirleyen ama sonradan kaybolanların peşine düşülüyor. Dört etkileyici adımda günümüz insanının profili çiziliyor.
Biz böyle yaşadık… Yalın ve dürüst anlatımıyla, bir kuşağın hemen hemen tüm dünyada yaşadıklarına da dokunan, insana unuttuklarını kâh gülümseterek kâh ürperterek hatırlatan, bir kadının gözünden bizim kayıp zamanımız.
“Mucizevi türden bir roman.” –HERNAN DIAZ
“O kadar güzel ki tekrar okuyabilmek için cümlelerin altını çizip duruyorum.” –MARK HADDON
“Kaybolanın kayıp kaldığı bir zamanı özlemle hatırlıyor.” –THE TIMES
KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCEM;
Ben pek fazla kitaba dahil olamadım...
Ama altını çizdiklerim çok güzel ve doğrular...
KİTAPTAN ALINTILAR;
Beni tam anlamıyla içine çeken kitapları okumayı tercih ediyordum.
*****
Ölümümüzün nasıl olacağını seçemediğimiz gibi, bitmiş bir ilişkinin nasıl bir yola gireceğini de seçemiyoruz.
*****
Kötüleyici sözler söylemek aklımın ucundan bile geçmiyor, çünkü dedikodu beni de aşağı çeker.
*****
Yeni bir aşkın insanı iki gün içinde dünyanın diğer ucuna götürebileceği
*****
Birinin gitmesine izin vermek, kelimenin tan anlamıyla onu kaybetmekle eşdeğerdi.
*****
Güven ruhumuzda hissetmediğiniz sürece sadece bir kelimeden ibarettir. Fakat bir kez oluşup da bedende kök salmaya başladığındaysa harmanlanarak başka adlar alır.
*****
Hayatlarımızın içinde pek çok hayat yaşıyoruz; insanların gelip gittiği, arkadaşların kaybolduğu, çocukların büyüdüğü parça parça hayatlar ve ben, hangi hayatımın diğerlerini çerçevelediğini asla bilemiyorum. Fakat ne zaman ateşim çıksa ya da aşık olsam, hiçbir karışıklık kalmıyor, " benliğim" geri çekilip yerini isimsiz bir mutluluğa bırakıyor; detaylar korunup birbirinden ayrılmadan, yan yana sıralanan net bir bütüne dönüşüyor. Sonrasında ise bu şekilde anlatılabilir; yüzümün önünden rasgele geçip giden insanlarla. "Başlangıç" ve "son" yok, kronoloji yok, sadece anlar ve anların içinde olup bitenler var.
*****
Babam hiçbir ruh halini ertesi güne taşımazdı, her sabah yeni bir başlangıçtı.
*****
Derinlere inmek, kontrolün kaybedilmesini de beraberinde getirir; zamanın ve mekanın daimi denetiminden vazgeçerek, kişinin kendinin veya bir başkasının içine yahut hayatın pek çok çatlak ve yarıklarından birine bodoslama dalmayı gerektirir.
*****
Hayatlarımızın içinde pek çok hayat yaşıyoruz; insanların gelip gittiği, arkadaşların kaybolduğu, çocukların büyüdüğü parça parça hayatlar ve ben, hangi hayatımın diğerlerini çerçevelediğini asla bilemiyorum. Fakat ne zaman ateşim çıksa ya da âşık olsam, hiçbir karışıklık kalmıyor, “benliğim” geri çekilip yerini isimsiz bir mutluluğa bırakıyor; detaylar korunup birbirinden ayrılmadan, yan yana sıralanan net bir bütüne dönüşüyor. Sonrasında ise bu durumu hep bir lütuf olarak hatırlıyorum. Belki de her şey bu şekilde anlatılabilir; yüzümün önünden rasgele geçip giden insanlarla. "Başlangıç" ve "son" yok, kronoloji yok, sadece anlar ve o anların içinde olup bitenler var.
*****
Dünyanın her zaman işler kontrolden çıkmasın diye kontrol edilmesi gereken bir yönü vardı ve sanırım kaygıdan mustarip tüm insanların felaketi de aslında şu: İnsan varlığının doğası gereği kontrol edilemez oluşu.
*****
"Bazı insanlar böyledir," dedi, "hayatımızdan ışık hızında geçip giderler."
*****
İşte hayatta olmanın en derin hissi burada yatıyor, bir başkasına dikkatlice bakmakta.
*****
Ateşliyken okumak piyango oynamak gibidir, metnin içeriği ya buharlaşıp kaybolur ya da kontrolsüz vücut ısısının kazara açtığı çatlakların derinlerine nüfuz eder.
*****
“…bilerek ya da bilmeyerek onların benim bir parçam olmasına izin verdim. Galiba yaşadığımız ilişkilerin özü de bu, tam da bu nedenle, bir anlamda, hiç sonlanmıyorlar.”
*****
Her ilişki aniden bitebilir, bu doğal bir risktir
*****
Kendisini kestiğini hiç görmedim ama onda birkaç yara ve iz rastladığım oldu. Psikologlarından biri buna, “kaygıyı azaltma” diyordu; ruhun, deri yoluyla kendini boşalttı bir hava boşluğu.
*****
Uyum sağlama ve sürtüşmelerde kaçınma çabası, kişisel bir karakterde oluşması gereken irade, cesaret ve sağlam bir duruş gibi özellikleri yok ediyordu.
Savaşların ve ölümlerin yarattığı travmaların ağırlığı altında kalmış Berta’nın, yakın arkadaşı Wilhelmine ve kocası Wilhelm arasında geçen öyküsü, aynı zamanda çalkantılarla dolu bir yüzyılın hızlandırılmış özeti gibidir. Fritz’in, parçalanmış zihinlere parçalanmış anlatımlar gerekir anlayışıyla kaleme aldığı Şeylerin Ağırlığı, görünüşte basit ama detaylara indikçe girift bir hale gelmesiyle âdeta modern bir Yunan tragedyasına dönüşür.
KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCEM;
Duygu yoğunluğu ve iç hesaplaşması fazla olan bir kitap.
Berta'nın hikayesini seveceksiniz.
KİTAPTAN ALINTILAR;
Hayat bir umuttur ve umut da yaradır.
*****
Hayat bir yaradır ve bu yara kolay iyileşmez.
*****
Elde ettiğini küçümseyen kişi onu koruyamaz; elde ettiğini korumayı başaramayan kişi de küçümsediği hazineden çok daha fazlasını kaybeder.
*****
Uyku her şeyi korkutup kaçırır. Herkesi ve her şeyi.
*****
Bağırarak konuşulmaz. Bağıran insanların çoğunlukla gizlemeleri gereken bir şey vardır. Bağırarak konuşan kişi çoğu zaman haksızdır ve zaten tam da bu yüzden sesini yükseltir.
*****
Ne olursa olsun, insanlar parmakla gösterilmez.
*****
İnsanın gözleri açık olunca, biraz da pratik sağduyu sahibiyse imkansız denen şey mümkün olur.
*****
Yaşlı ağaç dikilmez. Bu ağaca iyi gelmez.
*****
Huylu huyundan vazgeçmez.
*****
Dışarıdaki hayat çocuk oyuncağı değil.
*****
Hayat kötü bir rüya değil mi?
*****
Yaşamayı katlanılabilir kılan şeylerden biri de hâlâ böyle romanlar okuyabiliyor olmamızdır
İnsan yaşamına anlam verdiği oranda mutludur. Yaşamına anlam verebilmiş olan insan asla bunalıma ve depresyona girmez ve kendini boşlukta hissetmez. Yaşamına anlam veremeyen insan ise ‘varoluşsal boşluk’ içine düşebilir. Bugünün insanı varoluşsal boşluk içinde kendi ruhundan habersiz, mekanik bir toplumun küçük bir çarkına dönüşmüş durumda yaşamını sürdürmektedir. Varoluşsal boşluktan kurtulabilmek için insanın yaşamında anlam bulması ve gözlemci olmak yerine katılımcı olması önemlidir.
Gözlemci ya-veya mantığı ile olayları yorumlar ve kendini olayın dışında tutar. Katılımcı ise Hem-Hem mantığı ile olayları yorumlar ve olayın içinde tutar.
Bilim insanı olayları ve nesneleri uzaktan izler ve bu görüşe ‘objektif görüş’ der. Bilge insan ise olaya katılır ve bilim insanından çok daha derin ve doğru sonuçlara ulaşır. Bilim insanı bilgi sahibi olurken bilge farkındalık sahibi olur. Farkındalık özeldir bilgi ise geneldir. Anlam bilgide değil, farkındalıktadır.
Farkındalık ve Kendini Bilmek konusunda bir Zen Öyküsü:
“Uzak doğunun yüksek dağlarında yer alan bir Zen tapınağında, genç bir keşiş yıllardır meditasyon yapıyor, kutsal metinleri çalışıyor, sessizlik içinde kalıyordu. Fakat içinde bir soru gitgide büyüyordu:
“Ben kimim?”
Bir sabah erkenden, tapınağın başrahibi olan yaşlı ustasına yaklaştı. Gözleri kararlı ama kalbi karışıktı.
— "Ustam, yıllardır sessizliği dinliyorum, nefesimi izliyorum, ama hâlâ kendimi tanıyamadım. Ben kimim?"
Usta gözlerini gökyüzüne çevirdi, sonra genç keşişe döndü ve şöyle dedi:
— "Bu sorunun cevabı ne kitapta, ne kelimede, ne de benim dilimdedir. Ancak deneyimle öğrenilir. Üç sembolle karşılaşmadan bu cevabı bulamazsın: Sessiz Ayna, Yalnız Ağaç ve Suskun Kuş. Git ve onları bul."
Keşiş, ertesi sabah sırtına basit bir bohça aldı ve dağların arasına doğru yola çıktı.
İlk Sembol: Sessiz Ayna
Bir dağın eteğinde, sisle örtülü bir göl buldu. Göl o kadar durgundu ki, içindeki her şey olduğu gibi yansıyordu. Keşiş, göl kenarına oturdu ve saatlerce suya baktı. Bir süre sonra kendi yansımasından sıkıldı, sonra yavaş yavaş gözleri yansımayı değil, yansımanın altındaki derinliği görmeye başladı.
Bir ses duyar gibi oldu, ama dışarıdan gelmiyordu:
"Seni görmek istiyorsan, yüzey değil, derinlik ol."
Keşiş anladı: Kendini görmek, dış görünümleri aşmaktı.
İkinci Sembol: Yalnız Ağaç
Gölün ardından yürümeye devam etti. Günler sonra, bir vadinin ortasında tek başına dimdik duran koca bir çınar ağacı buldu. Ne bir ormanın parçasıydı, ne bir grubun. Tek başınaydı. Rüzgârla sallanıyor, karla örtülüyor, güneşte susuyordu.
Keşiş ağacın gövdesine yaslandı ve içinden geçenleri dinledi.
"Ben kimim?"
Ağaç sessizdi ama bir his doğdu kalbinde:
“Ben köklerimim. Yalnızlığım gücüm. Kendi gölgemde büyürüm.”
Kendini tanımak, başkalarının gölgesinden çıkıp kendi köklerini hissetmekti.
Üçüncü Sembol: Suskun Kuş
Sonunda bir yamacın ucunda, kayaların arasında yaralı bir kuş buldu. Kuş ötmedi, uçmadı, sadece gözleriyle bakıyordu. Keşiş kuşu ellerine aldı, bir yuvaya yerleştirdi, su ve yiyecek verdi. Günlerce konuşmadan sadece onunla var oldu.
Bir sabah kuş, ilk defa kanatlarını çırptı ve göğe doğru süzüldü. Hiç ses çıkarmadı. Sadece yükseldi.
O an keşişin gözlerinden yaş aktı.
“Gerçek benlik, kelimelerin ötesindedir. O sadece yaşanır.”
Dönüş
Keşiş yıllar sonra tapınağa geri döndü. Ustası onu bahçede sessizce çalışırken gördü.
— "Kimsin?" diye sordu usta.
Keşiş hafifçe gülümsedi. Ne cevap verdi, ne sustu. Ustasının gözlerine baktı. Cevap, bakışın içindeydi.
Usta başını eğdi ve fısıldadı:
— “Artık sensin.”
Herkese güzel bir hafta diliyorum, ben bildiğiniz gibiyim, yalnız bir sakarlık yaptım, elime takmak için saatimi aldım, taş zemine düştü ve dağıldı. Burada tamirciye götürdüm, olmaz dedi, servise göndermen lazım dedi:(( üzüldüm swach saatim çok yıllar öncesi Kadıköy sahilde bir saatçiden almıştım. Şimdi bana günü birlik bir İstanbul yolu gözüktü, bayan arkadaş ile görüştük, otogar yanı bir alışveriş merkezi var, oraya sordu, kendisinin getirmesi lazım, forum dolduracak demişler. 26 sında gitmeyi düşünüyorum kısmetse.
Kütüphane ganimetlerim...
Sufiler neden “Su gibi ol” derler bilir misin? Çünkü suyun bir felsefesi vardır. Su, engelle karşılaştığında savaşmaz; sabırla akmayı sürdürür. Ne bir taşı dert eder ne de kayaya isyan eder. Ama damla damla delerek, kendi yolunu açar. Su gibi olmak demek, yumuşak görünüp kararlı olmak; engelleri sabırla aşmak demektir.
Gerçek güç, bazen direnç göstermek değil, direnmeden devam edebilmektir. Su gibi olmak; sakin ama kararlı, berrak ama derin, yolda ama yoldaş olmak demektir. Çünkü hayatın sırrı, akmayı bırakmamaktadır.
Pazar yerinde beslediğim kedilerden biri. Artık arabayı tanıyorlar, sabah malı boşaltmak için yanaştığımızda miyav miyav geliyorlar, önceden mamayı içeride kolilerden birine koyuyordum, beklemekte zorlanıyorlardı. Bende artık mamayı ve mama kabını ( bu kedi biz pazaryerinden çıkmak üzere iken geldiği için mama kabı yok, yoksa yerde yemelerini hiç istemiyorum, zaten burada da direk kenarına yükseğe koydum) arabanın önüne ayak altına alıyorum. Hepsi çok akıllı gün içinde mama kabı aynı yerde dolu, gelen giden yiyor.
Millet sahilde içkili gün batımı resmi koyar, biz apartman arası çay içmeli gün batımı resmi koyarız.