Yıllardır televizyonun camına bir tür “şiddet cilası” çekildi. Parlatıldı, paketlendi, müzikle süslendi; kötülük karizma, suç “tarz”, mafya “duruş” diye pazarlandı.
Sonra da evlerimizin en görünür yerine konan o ekran, her akşam aynı masalı fısıldadı: “Güç, merhametten büyüktür. Hukuk, pazarlık konusudur. Silah, saygı getirir. Korku, itibar üretir.”
Şimdi dönüp soralım: Bu masalın bedelini kim ödüyor?
Çocukların gözünde dünya, izledikleriyle kuruluyor.
Bir çocuğa sürekli “haklı olan değil, güçlü olan kazanır” diye anlatırsanız; bir süre sonra hak aramayı değil, güç toplamayı öğrenir.
“Adalet” yerine “intikam” kelimesi yerleşir. “Söz” yerine “silah” geçer. Ve en acısı: Vicdan, “zayıflık” gibi gösterilir.
İnsan, neyle beslenirse ona benzer. Korkuyu eğlenceye, suçu kahramanlığa, kabalığı çekiciliğe çeviren her içerik; toplumun ruhundan bir parça eksiltir.
Burada kimseye kolay kahramanlık satmıyorum.
Elbette şiddetin tek sebebi dizi değildir. Yoksulluk var, öfke var, aile içi kırılmalar var, okulun yetersiz kaldığı yerler var, akran zorbalığı var.
Ama televizyonun ve dijital ekranların şu suçu inkâr edilemez: Şiddeti normalleştiriyor.
Bunu “sanat” diye savunanlara da bir şey söylemek lazım.
Sanat, gerçeği gösterebilir; ama gerçeği parlatmak zorunda değildir.
Mafyayı anlatmak başka, mafyayı özenilecek bir vitrine koymak başkadır.
Uyuşturucuyu eleştirmek başka, uyuşturucu dünyasını “havalı bir hayat” gibi sunmak başka.
Kamera, bazen bir büyücü değneğidir: Dokunduğunu ya çirkinleştirir ya güzelleştirir. Biz yıllardır çirkini güzelleştiren bir değneğe maruz kalıyoruz.
Bir de şu var: Bu diziler yalnızca suç üretmiyor; duygu yönetimi öğretiyor.
Öfkenin nasıl büyütüleceğini, hakaretin nasıl “replik” yapılacağını, kadının nasıl “nesneleştirileceğini”, erkeğin nasıl “duygusuz heykel” gibi dolaşacağını, gücün nasıl teşhir edileceğini öğretiyor.
Ve sonra şaşırıyoruz: Dil sertleşiyor, empati azalıyor, merhamet utanılacak bir şey gibi görülüyor.
Ama mesele sadece diziler de değil.
Ekranın bir başka yüzü daha var: “ciddi haber” diye açtığımız kanallarda bile üçüncü sayfa, neredeyse bir gösteriye dönüştürülüyor.
Cinayetler, saldırılar, istismarlar; “son dakika” ambalajıyla ballandıra ballandıra anlatılıyor.
Suça karışanların yargı önündeki beyanları, hangi cümleyle nasıl indirim aldığı, hangi boşluktan sıyrıldığı, hangi “iyi hâl” taktiğinin işe yaradığı…
Bunlar birer haber gibi değil, bazen farkında olmadan birer kılavuz gibi sunuluyor.
Ekranda tekrar tekrar dönen görüntüler, tekrar tekrar okunan ifadeler, tekrar tekrar “detay” diye servis edilen yöntemler…
İnsan zihni böyle çalışır: Tekrar, alışkanlık üretir. Alışkanlık, normalleştirir. Normalleşen şey ise günün birinde “denenebilir” hale gelir.
Hele ki genç bir zihin, kimlik ararken ve öfkesini yönetmeyi öğrenememişken; bu tür yayınlar, suçu “düşünülebilir bir seçenek” gibi yaklaştırır.
Biz buna “kötülüğün sıradanlaşması” deriz; kötülük, bağırmadan da büyür. Ekranın içine sızar, sonra hayatın içine.
Sonra bir başka acı tablo: İnsanlar, “nasıl olsa üç-beş ay yatar çıkar” duygusuna itiliyor.
Ceza adaletinin caydırıcılığı zayıfladığında, suç bir bakıma “hesaplanabilir risk” gibi görülmeye başlanıyor.
Böyle bir iklimde çeteler de kolay filizlenir: Birkaç kişinin “kolay kurtulma” hikâyesi, yeni heveslerin mayası olur.
Bir toplumda gençler, “emeğin merdiveni” yerine “kestirme yolun efsanesi” ile büyütülürse; çete, sadece sokakta değil, zihinde de kurulur.
Burada yine altını çizeyim: Ben yargıya dair teknik tartışmaların içine girip hamasi konuşmak istemem.
Ama şunu çok net söyleyebilirim: Medyanın sorumluluğu, sadece olanı anlatmak değil; olanı anlatırken nasıl bir dünya kurduğunu bilmektir.
Suçlunun savunmasını “drama” gibi sunmak, mağdurun acısını “reyting” gibi işlemek, cinayetin ayrıntısını “merak” diye pazarlamak; bu toplumun ruhuna ihanettir.
Haber, kamu yararına hizmet eder. Merak ve korku sömürüsüne değil.
O yüzden açık konuşalım:
Reyting uğruna şiddeti “prime-time”a taşıyanlar, suçun pazarlamasına ortak oluyor.
“Herkes izliyor” bahanesi, vicdanı temize çıkarmaz. “Talep var” bahanesi de kurtarmaz.
Çünkü talebi siz büyüttünüz. Aynı yemeği her gün masaya koyarsanız, çocuk başka tat bilmez.
Buradan bir çağrı yapalım; slogan değil, insan gibi konuşalım:
Mafya ve benzeri suç odaklı diziler; şiddeti özendirici, suçu parlatıcı, hukuksuzluğu “çözüm” gibi gösteren diliyle yayından kaldırılmalı ya da en azından sıkı ölçütlere bağlanmalı.
Haber bültenlerinde üçüncü sayfa anlatımı; yöntem, taktik, “nasıl kurtuldu” detayı, tekrar eden kanlı görüntüler ve suçun pornografisine dönüşen sunumdan arındırılmalı.
“Kamu yararı” adı altında suçun vitrine konmasına izin verilmemeli.
Yayıncı kuruluşlar, “gençleri koruma”yı bir reklam metni gibi değil, bir vicdan borcu gibi ele almalı.
RTÜK ve ilgili kurumlar, cezayı yalnızca “kural ihlali” için değil; şiddet romantizasyonu ve suçun öğretici biçimde sunulması için de ciddiye almalı.
Reklam verenler, “ben sadece işime bakarım” diyerek elini yıkamamalı. Para, nereye aktığını bilmek zorundadır.
İzleyici olarak biz de “benim izlememle ne değişecek” demeyi bırakmalıyız. Bir damla damlayı doğurur; reyting dediğin, topluca yapılan bir tercihtir.
Şunu unutmayalım: Biz kimseyi bir gecede değiştiremeyiz. Ama bir ülkenin ekranını değiştirmek, bir ülkenin dilini yumuşatır.
Dil yumuşarsa, öfke biraz çözülür.
Öfke çözülürse, şiddet biraz geri çekilir. Ve bir gencin elinde silah değil, umut tutma ihtimali artar.
ARTIK YETER!..
Gençlerimiz “kahramanlık” diye kabadayılığı, “güç” diye zulmü, “saygı” diye korkutmayı öğrenmesin.
Televizyon, bir milletin akşam sohbetidir. O sohbetin içinde kan, uyuşturucu, zorbalık, kadın düşmanlığı, hukuksuzluk bu kadar “normal” dolaşmasın.
Haber, acıyı yarıştıran bir arena olmasın. Adalet, “açık veren sistemden nasıl sıyrılırım” dersi gibi anlatılmasın.
Benim dileğim basit: Ekranlar, hayatı çoğaltsın; ölümü değil.
İnsanlığımızı büyütsün; kötülüğü değil.
Ve bu, kampanya konusu olacak kadar ciddi bir meseledir.
Çünkü bugün bir dizi sahnesi “eğlence” diye geçer; yarın o sahnenin kopyası bir okulun önünde, bir sokak köşesinde karşımıza “haber” diye çıkar.
İzlediğimiz şey, sonunda bizi izler.
İzlediğimiz şey, sonunda bize benzer.
Ertan Yurderi (~ kocayurek) - 19.01.2026
ALINTIDIR..
Tüm ölmüş öğrenci ve öğretmenlere Allah rahmet eylesin.
Çevrendeki insanlar susacağı,
konuşacağı ve duracağı yeri bilmiyorlarsa; sen fazla adım atmışsındır onlara…
Biraz geri çekil.
(Ts Eliot)
Senenin ilk leylağını gördüm ana sağlığa giderken, bizimkiler hala tomurcukta...
Her sene aynı yerde çektiğim mor salkım resmi, hatta geçen sene bizim leylaklar bile açmış o yazımda:))
Kitaptan alıntılar...
1947 basımı bir adabı muaşeret kitabı, elim hemen idareci ile elemanı sayfasına gitti...
Pazarda hindi salamı yiyince tüm gün çuvallar üstünde horladı:))
Televizyonu, kitaplığından büyük olan biriyle asla tartışmayın !...
Emilia Clarke
☕️🖤🤍💫
Seneca’ya göre insanlar mutsuz olduklarında çözümü yer değiştirmekte arar; yeni bir şehir, yeni bir iş ya da yeni bir hayat… Oysa bu, çoğu zaman nafile bir çabadır. Çünkü insan nereye giderse gitsin, kendi iç dünyasını da beraberinde taşır.
Sorun dış koşullarda değil, zihnin düzenindedir. İçsel karmaşasını çözemeyen biri, dünyanın herhangi bir yerinde huzur bulamaz.
Seneca, gerçek özgürlüğün içsel dönüşümle başladığını söyler. Kişi önce zihnini eğitmeli, alışkanlıklarını sorgulamalı ve yanlış düşüncelerini düzeltmelidir. Yeni deneyimler kısa süreli heyecan sunabilir; ancak kalıcı huzur, dışarıdan değil, karakterin sağlamlığından gelir.
Mutsuzluğun temel nedeni, Seneca’ya göre bitmeyen beklentilerdir. Sürekli dışarıda bir şey arayan kişi hiçbir yerde tatmin bulamaz. Bu yüzden insan, önce kendi iç dünyası ile barışık olmalı, kendisinin dostu olmalıdır. İçsel barış sağlanmadan yapılan her kaçış geçici bir
rahatlama yaratır.
Seneca, “tek bir yolun izlendiği istikrarlı ve sakin bir yaşam tarzını” savunur. Bunun için yaşamı ve işleri bir amaç doğrultusunda planlamak gerekir. Bir okçunun hedefi gibi bizim de yaşam amacımız olmalıdır.
Seneca’nın unutulmaz ifadesi ile: “İnsan hangi limana yelken açtığını bilmiyorsa, hiçbir rüzgar elverişli değildir.”
Stoacılar için yelken açılacak liman; yaşamlarını bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet rüzgarlarıyla doldurup en yüksek İyilik dedikleri “karakter mükemmelliğine” ulaşmaktır.
Kısacası kaçmak çözüm değildir; gerçek yolculuk içsel yolculuktur.
Seneca’nın dediği gibi:
“Kendinle uyum içindeysen, nereye gidersen git huzur seninledir.”
—Seneca ile Kahvaltı | David Fideler
☕️🖤🤍💫
Alıntıdır..
Hayatın amacının “mutlu olmak” olduğuna inanamıyorum. Bence hayatın amacı yararlı olmak, sorumlu olmak, onurlu olmak, şefkatli olmaktır. Her şeyden önce, yaşadığına değmesidir: hesaba katılmak, bir şeyleri savunmak, yaşamış olmakla bir fark yaratmış olmaktır.
Leo Rosten
HAYIRLI HAFTALAR SİZLERE..




















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder