OKUDUM -15- BAHARAT KOKULU HAYATLAR / ERICA BAUERMEISTER

10 Aralık 2012

OKUDUM -15- BAHARAT KOKULU HAYATLAR / ERICA BAUERMEISTER




Herkese kocaman bir günaydın ve hayırlı haftalar, bu sabah yine bir fincan kahve eşlikçimiz....
Dün akşam elimdeki bu yılın 31. kitabı olan BAHARAT KOKULU HAYATLAR kitabını da bitirdim. Konu olarak daha önce okuduğum AŞK TANRIÇASININ YEMEK OKULU kitabına benziyor demiştim. AŞK TANRIÇASININ YEMEK OKULU kitabında , yemek kursunun sahibi aşkını arıyordu, BAHARAT KOKULU HAYATLAR kitabında ise kursun sahibi kursiyerlerinin aşklarını bulmasına yardımcı oluyor.
Lillian'ın annesi eşinden boşandıktan sonra kendini kitaplar dünyasına teslim ediyor. Lillian da annesinin bu dünyadan çıkmasını 8 yaşında mutfağa girerek yaptığı yemekler, kahveler sayesinde gerçekleştiriyor. Tabi bu konuda kendisine Abuelita yardım eder.  Yıllar sonra kendine hem restaurant açar, hem de orada yemek kursları düzenler. Kursiyerlerinin aşk ilişkilerine baharat kokulu yemekler ile düzen vermelerine destek olur.
Kitapta ilgimi çeken bir bölüm var, onu size aktarmak istiyorum. Chole çalıştığı restauranta çok sakar bir garsondur. Lillian tesadüf eseri o restaurantta ona rastlar. Sakarlığını gördüğü halde ona kartını verir ve lokantaya uğramasını ister. Chole Lillian'ın lokantasına gittiğinde kendisinin sakarlığını gördüğü halde neden onunla çalışmak istediği sorar. Lillian bir süre seni burada yalnız bırakacağım, lütfen lokantayı dolaşıp incelermisin der ve mutfağa geçer. Chole lokantayı, masaları, örtüleri ve dekorasyonu inceler ve kendini lokantanın bahçe kısmında bir masada otururken bulur, Lillian gelir ve işte senin çalışacağın alan burası der ve sakarlık ta hiç yapmayacaksın der. Gerçekten Chole orda servis garsonu olarak o kısımda görev yaparken asla sakarlık yapmaz, çünkü ruhu lokantanın o kısmını sevmiştir...



Altını çizdiklerimi paylaşıyorum şimdide...

SAYFA 9: Birbirinin yerini tutan iki baharat asla yoktur.
SAYFA 13: Kitap kapaklarının da en az yüz ifadeleri kadar insan ruhunu yansıttığını öğrenmişti.
SAYFA 19: İnsanların baharatlarla olan ilişkileri diğer insanlarla kurdukları ilişkilere benziyordu. Bazı baharatlar onları rahatlatıyor, bazıları ise titreterek kaskatı kesilmelerine yol açıyordu.
SAYFA 28: Herkesin kalbi farklı biçimde kırılır. Her tedavide farklı olacaktır ama hepimizin ihtiyacı olan bazı şeyler var. Herşeyden önce kendimizi güvende hissetmeliyiz.
Bu dünyanın bir parçası olabilmek için güvenden daha fazlasına ihtiyacımız var.
SAYFA 34: Sahip olduğumuz en büyük yetenek aslında bize verilmemiş olandır.
SAYFA 39: Bazı insanlar seni sınamak için dünyaya geliyor.
SAYFA 48: Her yemek hazırlayışımızda bir yaşam döngüsünü durdurmuş oluruz. Ya bir yengeç öldürür, ya bir havuç sökeriz, ya da peynirin kenarında oluşmaya başlayan küfe engel oluruz. Tüm bu malzemelerle yemek yaparız ve bunu yaparak başka bir yaşam şeye yaşam vermiş oluruz.
SAYFA 49: Dişiler üremek içindir. Üreyenleri daima korumalıyız.
SAYFA 57: Bilinçli olarak kendini kendini mutlu edecek bir şeyler yapabilmek için önce kim olduğunu bulmak gerekir.
SAYFA 66: Yemek hazırladıkları sırada mutfakta sergiledikleri koreografiyi izleyerek çiftler hakkında her şeyi öğrenebilirdiniz.
SAYFA 79: Bazı gerçeklerin açıklanması bir geçiş, bir alıştırma süresi gerektirirdi.
SAYFA 80: İhtimallerin bu kadar açık olduğu durumlarda, hayal gücü sınıfta kalıyordu.
SAYFA 82: Evlilik bir güven sıçramasıdır. Her birey diğerinin güven ağıdır.
İnsanlar değişir.
SAYFA 98: Bir davette tüm konuklar kendini değerli hissetmelidir.
SAYFA 100: Hangi anıların kaybolmayacağını bilmek çok kötü.
SAYFA 106: Neye önem verirseniz, onu elde edersiniz.
SAYFA 126: Vücutlarımız beyinlerimizden daha zeki.
SAYFA 131: Hamur yoğurmak yüzmek ya da yürümek gibidir; zihninizin bir kısmını meşgul ederken diğer kısmının özgür dolaşmasına izin verir.
SAFYA 146: Tecrübelerim bana dikkati dağınık kişilerin çok ilginç olabileceklerini söylüyor.
SAYFA 159: Her yeni gün, bir alkışı hak ediyor. Ve belki de bir dansı?
SAYFA 164: Güzel olan hayattır. Bazı insanlar bunu daha fazla hatırlatır.
SAYFA 185: Üzgünüm. Hatıralarım davranışımı etkiliyor.
SAYFA 186: Bizi sımsıkı tutan bir geçmişimiz var.
Eğer çok dikkatli bakarsan, bir kişinin, ruhunu vücudunun neresinde taşıdığını görebilirsin.
SAYFA 191: Seni mutlu edecek ne yapıyorsun?
SAYFA 193: Kendimle ilgili, onun bilmediği bir şey biliyorum.
SAYFA 194: Aklın götürdüğü yere gitmek için bedenin zamana ihtiyacı var.
SAYFA 196: Eğer duygularınızı acelesiz, dikkatinizi vererek yaşarsanız, eğer gözlerinizi, parmak uçlarınızı ve tat alma duyularınızı kullanırsanız romantizmi hatırlamak için bir kutlama kartına hiçbir zaman ihtiyacınız olmaz.
SAYFA 222: İnsanların terk etmek için de, gitmek için de daima bir sebebi vardır.

BAHARATLAR  HATIRALARI CANLANDIRIP KIRIK KALPLERİ ONARABİLİR.

Çikolanın tadi kakao gibi. Kakao ağacının adı "theobroma" yani
"Tanrıların yiyeceği". Şimdi bir parça çikolatayı dilinizin üstünde eritin, gözlerinizi kapayın bakalım bu tat sizi nerelere götürecek, neler hatırlatacak.



Mutlu günler daima sizin olsun....



GÜNAYDIN HAYIRLI PAZARLAR

09 Aralık 2012



Delinin biri camiye girer, belli ki namaz kılacak.
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır..
Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlic
e bakar ve hızla çıkar gider..Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar..
Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..
Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar..
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile..
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..
İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:
“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın?
Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar
“Âdetiniz böyle değil mi?”
“Ne âdeti?!” der Hoca..
Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..
Der ki meczub bu kez:
“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!
Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..
“Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..
Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..
Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:
“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..
Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”
Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;
“ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.
O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!
Aynen doğrudur dedikleri çünkü;
Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,
kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını,
biri onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
Biri açtır aklında yiyeceği tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın,
diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.
“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..
O da der ki:
“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!
Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda...
“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..

YOL HALİ / NAZAN BEKİROĞLU

08 Aralık 2012

YOL HALİ / NAZAN BEKİROĞLU

Bu senenin 30. kitabını bitirerek VİKİTAP sitesindeki hedefimi tutturdum. Nazan BEKİROĞLU'nun YOL HALİ kitabı okundu bitti. FACEBOOK OKU-BIRAK GRUBU için hazırlandı yakında yola çıkacak. Altını çizdiklerim konusunda daha önce 3 yazı paylaştım sizinle.
Bugün de altını çizipte size iletemediklerimi paylaşacağım.

SAYFA 9: Evrenin özeti  Kuran’da, onun özeti başındaki Fatiha’da, onun özeti başındaki Besmelede, onun özeti başındaki  Ba’ da, onun da özeti altındaki noktadadır.
SAYFA 11: Bir parantez vakti ömrüm.  Ölüm nokta,  doğum nokta.
SAYFA 13: Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim.
Aşk, ruhun dünyevi gerçekliğinin kayıtlarından alabildiğine sıyrılarak maverai   gerçekle yüz yüze geldiği cezbe halini işaret eder. Böyle bir aşk insanı ancak kendi ezel gerçeğiyle yüzleştirir, sılasından bir hatıra verir. Bu itibarla da dünyevi olması mümkün değildir.
SAYFA 14: Aşk güzellik karşısında ilgisiz kalamama halidir.
Güzellik esastır, aşk onun görünür kılınabilmesi için bir vasıta. Güzellik olmazsa aşk olmaz. Ama güzellikte ancak aşkla olur. Veysel’in  “ Güzelliğin on par’ etmez / Bu bendeki aşk olmasa.” Dizelerinin  “ Anılmazdı Veysel adı / o sana aşık olmasa ”  dizeleriyle tamamlanması tesadüf değildir.
“ Ne gelir elimizden, insan olmaktan başka” Edip CANSEVER
SAYFA 27: Aşkın koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil kapanan da olduğunun da bilgisindeyim.
Zalim ve kıyıcı gerçekten kurtulmanın tek çaresi reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmaktır. Hükmü sadece kitaplara geçer, eylemsizdir.
SAYFA 43: Alkışta musikileşen şeyin sevgi olduğunu düşünmektedir. İnsan iltifata susuzdur. Çünkü onaylanmak ister. Bütün o alkış iştiyakının arkasında şu gerçek yatar. Emin olmak. Kendinden emin olmak. Yoksa kendinden razı olamaz ve boynunu dik tutamaz.
SAYFA 44: Var olmak için yok olmak lazım. Parça bütüne kavuşacak ki, hasret dinsin. İnanmak bütünlenmektir.
SAYFA 59: Şimdi ki gidenin kalandan değil, yaşayanın ölenden helallik dilediği tek mecliste, Annem hakkını helal et bize.
SAYFA 70: Çocukluk cennettir. Doğallık masumluktur.
SAYFA 71: Ölmek de doğmak gibi, sevmek gibi doğal bir şeye dönüşebilir. Doğal olanın acısı ise her zaman için doğal olmayandan daha katlanılırdır.

SAYFA 79: Uyuyan kedinin rahatını bozmamak için eteğini kestiğine inanılan bir peygamberin ümmetiyiz.

SAYFA 128: Cennetten çıkmanın bedeli bir çölden geçmek. İkimiz de ruhunda, bedeninde yanık izleriyle geliyoruz birbirimize. Hiçbirimiz yekdiğerinden daha masum değil. Herkes payına düşeni çoktan ödemiş oluyor.

SAYFA 131: Rüya habercidir. Gerçekte yaşanan, rüyalardan okunabilirdi en fazla, tabi uyanmayı başarmışsanız eğer. Ve rüyadaki acının tene değdiği bir yer vardı. Yoksa bazı rüyalardan böyle hıçkıra hıçkıra uyanmazdı. Kemikleri böyle yanmazdı.
Kaderden kaçılmaz doğru ama kaderinden kaderine sığındığını sandı.
SAYFA 135: Kaza da tıpkı kader gibi duruyor yolun ortasında. Her kaza bir kayıp, kaybettiğimi zannettiğim şeyi aslında hiç bulmamışım ki.
SAYFA 163: Güzelliğe sahip olmak pahalıdır.
SAYFA 192: Ölümlü dünyada yarın yok, bugün varım.
SAYFA 199: Hani kelimeler hayata aynaydı?  Hani hayatı kelimelerden okumak mümkündü en fazla?
SAYFA 201: “ Suyun ahlakı temizdir, ateşe bir tek o karşı koyabilir.” Bachelard Ateşin Psikanalizi kitabından.
SAYFA 205: Her fırtına bitimlidir. Fakat ne getireceği belli değildir.
SAYFA 212: Kendi içime bakarsam arka bahçeden hiç çıkmayabilirim.
SAYFA 219: “ İsim hiçbir şeydir, sezgi ise her şeydir.” GOETHE
SAYFA 241: Kaderim böyleymiş, diyerek kadere yürümek her zaman masum kılmaz bizi. Çoğu kez direnmekte gerekir. Masumiyet bazen olmakta olana karşı koymakla elde edilebilir bir şeydir.
“ İyiliği ve merhameti sonsuz olan Tanrı, kötülüğü neden yarattı?” Dostoyevski
Yaradılış gayenize uygun yaşadınız mı?
SAYFA 250: Bir kez daha aynı kapılardan geçilebilir mi? Aynı cevaplara aynı sorular sorulabilir mi? Ama yo! Yıllar sonra aynı şehre aynı cümlelerle ve aynı kapılardan geçerek girseniz bile kimse kimseyi kandırmasın artık siz o siz değilsiniz.
SAYFA 257: Ne çok seveniniz var? Ben bu sevgileri rastlantı elde etmedim.
Dünyadan içinin burkulduğunu söyleyende dünyadan geçebilen de, dünya sözcükleriyle konuşmak mecburiyetinde.
SAYFA 259: Ölümün gailesi insanı hayatta yüz yüze getirmesi. Size dair her anımızı, her ayrıntımızı bir kıymete dönüştürmesi. Ama kuşkusuz sadece bir hatıra ya dönüşmeyeceksiniz. Biliyorum ki Hiçbir şey sadece kağıt üzerinde kalmayacak ve sizden geriye güzel bir isim kalacak.
Her beden fani, ama kıymetler baki.
SAYFA 264: Acısını salt kendisi için çekerse bencilleşir insan. Kendi uçurumuna bütün evreni doldurur.
SAYFA 265: Yasak meyveyi yiyip de cennetten kovulmayı göze almayan, gerçek anlamda insan olamaz, melek olmasını da zaten ondan kimse beklemez.
SAYFA 268: Hayat teoriye, his akla galip gelir. Çünkü o zaman vicdanın sesi konuşmaya başlar.
Vicdan ki, çoğu kez yazılı olan yasaların çok üzerinde seyreden bir şeydir ve üst insan-alt insan gibi ayrımlara itibar etmez. Çünkü ahlak kuralları ve kanunlar değişkendir. Ancak zaman,  mekan ve toplumlar üstünde seyreden kanunlar tartışmasızdır ve sabittir. Onlarda ancak insan fıtratında yazılıdır ve sesini en çok vicdan da duyurur. Öyleyse vicdan onu kaybetmeye en fazla hakkımız olduğu anda koruyabildiğimiz şeydir. Özelliği, tam da kaybolmaya açık olduğu yerde saklanabilmesidir.



 Öğrenmek zaman alır, hatırlamak ise an meselesidir.







YOL HALİ / NAZAN BEKİROĞLU

06 Aralık 2012

YOL HALİ / NAZAN BEKİROĞLU



Hayat her ne kadar bana yalnız bir yaşam sunmuş olsa da, kendimce ben de, biraz renk katmaya çalışıyorum bu virgüllü günlere, kimbilir ne zaman noktayı nerde ve nasıl koyacağız.....
Çoğu gittiğim cafeterya,lokanta buna alıştı da, alışamayanlar da bir bakışlar var beni oldukça sinir ediyor. İllaki bir yerde oturup yemek yemek veya birşeyler içmek için, birisi mi olması gerekiyor yanımda! Herhalde büyük bir şehirde yaşamış olsam tuhaf gelmeyecek kanaatindeyim. Acaba önümüzdeki 5 yıllık kalkınma planına başka bir şehre yerleşme fikri mi koysam ? bilemedim...... yaş 48'demi emekli olayım , yoksa 55'temi onu da bilemedim....... Şeytan 48'de son ver diyor,içten bir başka ses amannnnn nasılsa koca yok, çocuk yok evde oturucan ne olacak 55'te ol diyor .......

Hala NAZAN BEKİROĞLU' nun YOL HALİ kitabını okumaya devam ediyorum. Altını çizdiklerimden bir iki satır karalıyorum sizlere........

*SAYFA39: Gören hangi hakla yalnızlıktan şikayet edebilir? Mevsimler bütün işveleriyle emrinde, renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Yıldızlar onun için doğar çiçekler, onun için abideleşir, güneş, kuşların kanadında, onun için, alaimisemanın bütün nüanslarına geçit resmi yaptırır.
*SAYFA41: Zaman perdesine görüntü bırakmadan, eser bırakamadan, çocuk yetiştiremeden, aşık olamadan yok olmak korkusuyla doludur. " Gideceksin, senin zavallı gölgen belki zaman perdesine bir tek defa aksedip alkışlanmadan, oyuna katılmayan bir kukla gibi çürüyecek "


Hani diyoruz bir kedimiz olsun Rabbim ona bile hayır diyor... Hastasın, sana evde kedi, kuş yasak sadece karşıdan bakacaksın. Akşam, mutfak kapısı açıkken etin kokusunu alan bahçe kedilerimden biri bana ne oyunlar yaptı kapının önünde, karnını doyurduktan sonra anlatamam size... bir türlü güzel bir poz yakalayamadım, siz düşünün hareketleri poza sığdıramadım hiç:))) yerlerde yatmalar, bacaklarıma sürtünmeler daha neler neler çok şekerdi, bir türlü sabit bir poz veremedi bana....

Biraz facebooktan gelenlerle gülelim:)))



21 ARALIK 2012 Maya takvimine göre kıyametin kopması:)))
Kıyamet Türkiye'de yalnızca İZMİR/Şirince de kopmuyormuş, neden se tüm pansiyonlar dolmuş, şarap satışlarında da patlama yaşamışlar:)))



5 ay boyunca nöbetçi kalacak bir ECZACI yiğit tanıyamıyorum ben....




Hepinize hayırlı günler

OKUDUM -14- YOL HALİ / NAZAN BEKİROĞLU

02 Aralık 2012

OKUDUM -14- YOL HALİ / NAZAN BEKİROĞLU
 

 
Hani sizin defterleriniz vardı. Bizim tanımadığımız hayatlarınız, tanımadığımız bakışlarınız. Bizim gözlerimize kapalı onca biçim ve rengi ardı ardına dizelerken siz, sayfalara düştüğünüz tarihlerinizde açardı sayfalar sayfaları. Henüz yazılmamış şarkılarıda bitmemiş şiirler gibi, hatırladığınız bir yerlerden ya da şimdi, şu an oluyormuş da siz onu seyrediyormuşsunuz gibi çıkarırdınız.

Her şeyi güzel bulmak için bir çabanız yoktu. Ama virane bir ev, bir yangın yeri ya da sol ayağı aksayan bir deveyi tasvir ederken içiniz acısa da kaçmazdı gözünüzden, -mutarite cümleler arasında- güzel olan çok şeyi farkederdiniz. Bir dağa rüzgarınızı bırakırken gidip te görelim diye attığınız işaret fişeklerinin gürültüsü el'an kulaklarımızda. O defterlerden mesneviler devşirirdiniz.


Bazen uyku ile uyanıklık arasındaki yakazada hatırladığınızı gün ışığında unuturdunuz. Bazen uyandığınızda tepeden tırnağa yazmak olurdunuz. Karanlıktı sözcükleriniz, yalan yok. Derlemeyi aklınıza bile getirmediğiniz sanat edebiyat anlayışlarına bütünüyle yabancı. Ama iki cümle yazsanız kalbinize dolan samimiyetten en fazla da siz, sahi siz, yer yerinden oynayacak zannederdiniz.

İlahi siz!


Oynamazdı yer yerinden elbette. Sözden berisi gerçek, söz gerçek değil üstelik. Ama başka türlüsü gelmezdi ki elinizden. Sen kelime bilmiyorsun ben senle konuşamam, derken bile, hiç kimselerin okumayacağı monologlara başlardınız bu yüzden. Sahi bunalmaz mıydınız? İçinizden kadere dair bir sitem geçmez miydi? Bir an için çizgilerin dışına çıkmaya heves etmez miydiniz?


Göklerinizden akan her ışığın karanlığınızı artırmaktan başkaca bir işe yaramadığının farkındaydık elbet. Canınız onca yanarken onca hayatı onca sevmeyi nasıl saçardınız etrafınıza, merak ederdik. Her cümleyi yazarken bunu daha evvel yazdığınızı vehmetsenizde sadece insan ve merhamette sebat ettiğiniz. Yine de hisse sahip olmanın yaşamakla onandığını aklınız bir türlü almasa sa an'a güvenirdiniz. Yoksa - aynalar gibi- içinizdeki her ürpertiyi zamanın
önünden kurtarmanın pürtelaşında, kendi kendinize  - kimseye değil- böyle nasıl kıyabilirdiniz? Öyle olmasaydı bizim yazmamız gereken yazılar sizin sırtınıza böyle kalırmıydı hiç, ve sizin  defterleriniz içinde kendi cümlelerimizi böyle tanıyabilir miydik biz?


Ne bu, her şeyi kayda geçirmek telaşı, diye kendinize sitemle başınızı kağıttan kaldırsanız da, her şey kağıt üzerinde daha iyi duruyor, diyen de yine sizdiniz. Söz tanık olsun diye yaşadığınıza'ydı bunca kelam. Biz biliyoruz ki yazmasanız unuturdunuz.


Nicedir suya sabuna dokunmuyorsunuz oysa. Yoksa toprağını bir türlü bulamamış bir paratoner yorgunluğuyla. Yorgun musunuz? Her şeye isim vermekten her şeyi kelimeye çevirmekten, kendi içine bu kadar acımasız bir nazar atfetmekten, bunca akletmekten, bunca tefekkürden?
Bu şehirde gidecek, çocukluğunuzun adı kalmış  kendi yok sokaklarından başka bir yol bulamayacak denli.Taşlara güvenmekten başka çıkar yolu kalmamış. Gücenecek, emniyet edecek, sitem edecek bir taşa kalmış. Sertliğine razı. Susuşuna razı. Taşlar razı sizden siz taştan razı. Başınızı vurduğunuzda kan sesi geliyor oysa  farkında değil misiniz?
Sağ elinizin işaret parmağı etrafında dönermiş dünya. Tebeşir. Kalem. Bilgisayar tuşu. Tek harf yazamaz hale gelseniz bile yazmaktan başka bir dil öğrenemeyecek kadar. Hatırlanacak kala kala bir el yazısı kalmışken size . " Delete" tuşunun yerini unutacak, hiçbir dosyayı yedeklemeden bilgisayara bir " Format" atıp "yeniden başla" komutunu veremeyecek kadar. Bir kez olsun olumsuz kipte çekilen güvenmenin bir daha asla olumlu kipte çekimlenemeyeceğini bir kez öğrenmek yeter de artarken, bir daha bir daha öğrenecek kadar.
Nisan yağmuruna daldırılmış kuru dalların filiz atması kadar sıradan değildi elbet, lakin kendi ölümünüzle tartıldığınız bu halitada dönüp te geri bakmayı başarabilseydiniz. " Saygısızca karartılan takdire muhatap" telef olur giderdiniz.

Hani sizin defterleriniz vardı.
Şimdi yok mu?
Yoksa o kadar yorgun musunuz?

Nazan BEKİROĞLU
YOL HALİ KİTABI